BİLİME DAMGA VURAN KİTAP KUR’AN-I KERİM

“ Evrenin en anlaşılamaz olan tarafı anlaşılabilir olmasıdır. „

ALBERT EINSTEIN


“ Tanrı kainatı matematik dilinde yaratmıştır. „

GALILEO


http://www.godandscience.org


“ Evrenin mevcut halinin, geçmişin bir etkisi ve geleceğin bir nedeni olduğunu varsayabiliriz. Belirli bir anda, doğada ki hareketleri sağlayan tüm kuvvetleri ve doğayı oluşturan tüm öğelerin konumlarını bilip bu verileri analiz edecek kadar engin kapasiteye sahip bir bilinç, aynı anda evrendeki en büyük yapıların ve en küçük atomların hareketlerini de kapsayan tek bir formüle ulaşırdı ki, böyle bir bilinç için hiçbir şey belirsiz olmayacak olup gelecek de aynen geçmiş gibi gözlerinin önünde olacaktır. „

Pierre-Simon LAPLACE


[Fussilet 53]

Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?


Ezelin ve ebedin mutlak hakimi, zerreden kürreye, makrodan mikroya sonsuz ve sınırsız her türlü ilmin sahibi, Alim olan yüce Allah insanlara, katedecekleri bilimsel aşamalar neticesinde hem zatının varlığının hem de zatının kelamı olan Kur-an'ın hak kelam olduğunun mutlak surette anlaşılacağının haberini ve vaadini vermiştir.



[Vakıa 75-76]

Hayır ! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-


Nitekim yüzyıllar boyunca kaydedilen ilmi aşamalar neticesinde insanlık görmüştür ki gökyüzü denilen şey çıplak gözle görülebilecek 3-5 takım yıldızdan ibaret olmayıp tıpkı Kur-an'da bahsedildiği üzere uçsuz bucaksız bir sürekliliktir. İçinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksinin verileri ve gözlemlenebilir uzay dediğimiz büyüklükler ışığında yapılan çok kabaca hesaplamalar ile bile evrende yaklaşık 1,000,000,000,000,000,000,000,000 yıldız olabileceği tahmin edilmektedir. Bir yandan bizim galaksimizden çok daha büyük galaksiler olduğununu bilmemiz diğer yandan evrenin büyüklüğü hakkında farazi ve sığ bilgilerimiz göz önüne alındığında bu sayıya sonsuz demek sanırım en doğrusu olacaktır. Daha geçtiğimiz sene gök bilimciler gözlemlenebilir uzay dediğimiz alanda önceden zannedilenin en az 10 katı daha fazla galaksi olduğunun keşfinin şaşkınlığını yaşadılar. Uzay ve evren hakkında bildiklerimizin aslında ne adar az ve kolaylıkla yanlışlanabilir olduğunun bir örneği olan bu anektodu aklımızın bir köşesinde tutarak devam edelim.


Enbiya 33

O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.



 

[Zariyat 47]

Bir de göğe bakın! Biz onu kuvvetle bina ettik ve şüphe yok ki Biz onu genişletmeye de malikiz.


Yine Ayet-i Kerimede belirtildiği üzere evrenimiz sürekli genişlemekte, yıldızların yerleri de sürekli değişmektedir. Tüm bu bilgiler ışığında, Alemlerin Rabbi'nin "eğer bilirseniz bu çok büyük bir yemindir" diyerek sonsuz sayıda ki yıldızın her an değişmekte olan konumlarının, yüce zatının ilmi dahilinde olduğuna yönelik bir okuma son derece dikkate şayandır.


[Enbiya 30]

İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?


[Bakara 117]

O, göklerin ve yerin yoktan var edicisidir ve O, bir işin olmasını murad edince, ona yalnızca "ol!" der, o da hemen oluverir.


Devam eden bilimsel gelişmeler Ayet-i Kerimelerde işaret olunduğu üzere evrenin ezeli olmadığını yani bir başlangıcı olduğunu ve her şeyin başlangıçta bir arada olduğunu tespit etti. Adına büyük patlama teorisi (Bing bang theory) denilen ve kozmik mikrodalga arka plan ışımasının da keşfedilmesi ile güçlenen teori bunun izahıdır. Bu gerçeğin tespitiyle binlerce yıllık materyalist felsefe adeta travma yaşadı. Çünkü materyalizm maddenin yani evrenin başının ve sonunun olmadığına inanıyordu. Ama yanılmış ve kaybetmişti. Bu çerçevede aslında paganizm, gnostizm, hermetizm vs. evreni ezeli kabul eden her türlü inanç da batıllıkları tescillenerek tarihin karanlığına gömülmüştü. Bunu neden belirttiğimi ileride anlayacaksınız inşallah. Sıra kaybedenler kulübünün yeni üyesi olacak determinizme de gelecekti.

NASA astrofizikçisi Robert Jastrow


“ Aklın gücüne inanarak yaşamış bilim adamlarının hikayesinin sonu kötü bir rüya gibidir. Cahillik dağını aşıp onun en yüksek tepesini de fethederek son kayanın üzerinden baktıklarında, yüzyıllardan beri orada bulunan ilahiyatçılar ile karşılaştılar. „

ROBERT JASTROW


[Enam 59]

Gaybın (Bilinmezin) anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.



İnsanoğlunun bitmek tükenmek bilmez merakı onu, bir yandan fezayı araştırmaya iterken bir yandan da canlılığın kökenini kavramaya yönelik olarak maddenin yapı taşlarını incelemeye sevketmişti.


[Sebe 3]

İnkâr edenler, “Kıyamet bize gelmeyecektir” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır.”


[Yunus 61]

...Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.


Maddenin en küçük yapı taşının zerre, atom (bugün kullandığımız atom tanımından farklı) vb. kavramlar ile nitelendirildiği  14 asır öncesinin bilgilerini alt üst eden Kur-an-ı Kerim zerreden çok daha küçük bileşenlerin olduğunu bizlere haber vermiştir.  Nihayetinde özellikle 20. yüzyıldan katedilen gelişmeler ile atomlar ve kuarklar, nötrinolar, pozitronlar vb. atom altı parçacıklar keşfedildi. İşte bu noktada evreninin işleyişini tam olarak açıklayabileceğini iddaa eden determinist akıl kuantum alemi adında büyük bir çıkmazla karşılaştı. Zira determinist akıl maddenin standartları olan ve formülüze edilebilinir belli başlı kurallardan ibaret olduğunu var saymaktaydı. Bu kuralları keşfettiği anda da haşa ! yaratmanın formülünü deşifre edeceğine inanıyordu. Oysa bilim, insanoğlunun suratına yaratılış gerçeğini kuvvetli bir tokat şeklinde aşketmişti. Herşeyin, en azından teorik olarak olsa bile, tesadüfen oluştuğunu açıklayabilmek için, evrenin ilk başlangıç anından bugüne gelene kadar mutlak aynılıkla tekrar eden süreçlere ihtiyaç duyan determinist akıl 2+2' nin her zaman 4 etmediği bir acaip mekanizma ile karşı karşıyaydı. Maddenin yapı taşlarına doğru inildikçe aranan cevapları bulmak yerine cevabı imkansız olan çok daha fazla gizem ve soru ile karşılaşılmıştı.


“ Kuantum fiziğinden şok olmamış bir fizikçi, henüz onu anlamamıştır. „

NIELS BOHR


Bugün geldiği nokta itibariyle modern teorik fizik evreni iki temel teori marifeti ile izah etmeye çalışmaktadır. Bunlar kuantum teorisi ve genel görelilik teorisi. Ne var ki genel görelilik teorisi madde ve madde üstü evreni açıklarken atom altı dünya denilen tuhaf ortamda tam anlamıyla çuvallamaktadır. Çünkü adına belirsizlik ilkesi denilen ve bir parçacığın konumunu ve momentini aynı anda tespit etmenin imkansız olduğu bir gerçek vardır. Dahası atom altı dünya kelimenin tam anlamıyla spontane işlemektedir. Örneğin bir elektronun bir atom çevresinde izlediği yörünge her turda hiçbir kural gözetmeksizin rastgele değişmekte ve hep ayrı bir rota izlemektedir. Konuyu daha somut olarak ifade etmek gerekirse, bir tabancadan ateşlenecek bir kurşun tabancının pozisyonu değişmedikçe hep aynı rotayı izleyecektir. Ancak bu tabancadan ateşlenenin bir elektron olduğunu varsayarsak, bu elektron her seferinde tahmin edilemez bir biçimde farklı rotalar izleyecektir. Dolanıklık vb. kavramları bırakın açıklamayı algılamakta bile zorlanan aciz insan aklının ukalalığının canına karanlık (anti) maddenin ve karanlık enerjinin keşfi tam anlamıyla ot tıkamıştır.



Aslında adına pek de keşfetmek denemez. Hakkında pekbirşey bilememek, nasıl var olduğunu algılayamamak ama varsaymak zorunda kalmak demek daha doğru sanırım. Adı da zaten lafın gelişi madde. Çünkü hiçbir şekilde görülemeyen, ölçülemeyen, sinyal alınamayan, varlığı dahi ispat edilemeyen bir meçhullükten söz ediyoruz. Karanlık tabiri de renk vs. belirtmek için değil meçhullüğünü ve anlaşılmazlığını vurgulamak için seçilmiştir. Nedir peki bu kavramlar ?

Galaksinin dışında yer alan yıldızların içinde yer alan yıldızlara göre çok daha hızlı döndüğü keşfedilmişti. Bu Newton ve Einstein fiziklerine aykırı bir durumdu. Nitekim içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisinin bizim bildiğimiz kütlesi baz alınarak yapılan similasyonlarında yıldızların birarada kalamadığı ve çil yavrusu gibi uzay boşluğuna savrulduğu görüldü. Esrarengiz bir güç yıldızları birarada tutuyordu. İşte biz galaksilerin oluşmasını ve dağılmadan kalabilmesini sağlayan bu güce karanlık madde diyoruz.


[TARIK 1-3]

Göğe ve târıka andolsun. Târıkın ne olduğunu sen ne bileceksin? O, (ışığıyla karanlığı) delen yıldızdır.


Yukarıda evrenin sürekli genişlediğinden ve bu durumdan Ayet-i Kerimede de bahsedildiğini söylemiştim. Yine hesaplamalar gösterdi ki evren aslında kendi içine çökmeden var olmayı sürdürebilmek için çok ama çok hassas bir dengede genişlemeyi sürdürmek zordundaydı. Hayatın, evren tam da yeniden büzülmekten korunmak için gereken oranda genişlediği için mümkün olduğu sonucuna varan Stephen Hawking'ten iki alıntı yapalım. Sözleriyle Allah'ın varlığını itiraf edip kalbiyle reddeden ve enteresan şekilde kafayı uzaylılar ile bozmuş olan bu arkadaşın ve onun saz arkadaşlarının kulaklarını ileride tekrar çınlatacağız.


Evrenin sıcaklığının 1010 K olduğu zamanda 1012 K’daki bir parça ile genişleme oranının azalması, evrenin yarıçapının şimdiki değerin sadece 1/3000’i olduğu ve sıcaklığın halen 10.000 K olduğu evrenin yeniden büzülmeye başlaması sonucunu doğuracaktır.

The Anisotrophy of the Universe at Large Times‖ içinde M. S. Longair, Ed. Confrontation of Cosmological Theories with Observational Data (Springer, 2002), s. 285.


Biliyoruz ki hakkında konuşabildiğimiz en erken devirdeki (Planck zamanı denen büyük patlamadan sonraki 10-43 sn.) patlamalı genişlemenin rakip etkisi ile yerçekimsel büzülme arasında çok yakın bir dengenin bulunmuş olması gerekir, ki bu, onların bir’likten 10’daki sadece tek parça ile altmışıncıya olan nispetindeki sapma ile temsil edilen inanılmaz kesinlik derecesine karşılık gelecek olmuş olsun.

John Polkinghorne, Science and Creation: The Search for Understanding (Random House, 1989), s. 22



Einstein, evrenle ilgili en anlaşılmaz olayın, evrenin anlaşılabilir olması olduğunu söylemişti. Fiziğin en başarılı ve doğru iki kuramı olan Kuantum Alan Kuramları ve Einstein'ın Genel Görelilik Kuramı tek bir Kuantum Kütle-çekim kuramında birleşebilirler mi gerçekten? İşte dünyanın en.ünlü iki fizikçisi, Stepnen Hawking {Zamanın Kısa Tarihi) ve Roger Penrose {Kralın Yeni Usu) bu soruyu tartışıyorlar.


İkisi üzerinden yapay zeka analizi


Şayet evren, kazara meydana gelmiş olsaydı, onda geçmişteki düzensizlikten kalan bir iz, bir hata olurdu. ancak böyle bir hata veya iz keşfedilmemiştir. penrose’a göre big bang, tamamen kara delikler de (black holes) oluşturabilirdi. ancak bütün bunların yerine hassas ve her yere yayılmış maddeden oluşan bir evrene sahibiz. penrose bu konuda şöyle söylemektedir:

''big bang’in maddeyi homojen ve hassas bir şekilde dağıtacak bir biçimde olması oldukça zordur. düzensiz bir şekilde olsa sadece kara delikler oluşurdu. bu olasılık 10 üzeri 10 üzeri 30’da 1'dir.'' burada dikkat edilmesi ve üzerinde ısrarla durulması gereken bir nokta vardır. tanrı’nın varlığına duyulan gereksinim, evrendeki nedenini anlayamadığımız sorulara cevap olması için çıkmaz. evrendeki sayısız oluşum ve hassas ayarın ortaya çıkarmış olduğu tablo doğal olarak, bir yaratıcı olmasını zorunlu kılmaktadır.[1] bununla birlikte bütün bu ‘çok evrenler teorileri’ düzenin yalnızca şans eseri uzun ya da sonsuz bir zaman sürecinde oluştuğunu kabul eder. ancak bunun, evrenin sürekli olarak düzensizliğe gittiğini vurgulayan termodinamiğin ikinci kanununa göre nasıl mümkün olduğu açıklanmamıştır. penrose’a göre evrenin başlangıç entropisinin düzenlenmesi 10 üzeri 10 üzeri 123’te 1’lik hassasiyet gösterir.[2] bu sayıyı yazmak bile imkânsızdır. zira söz konusu sayıda tüm evrendeki element parçacıklarının sayısından daha fazla sıfır bulunmaktadır.[3] dean l. overman söz konusu bu sayı ile ilgili olarak şu şekilde bir yaklaşımda bulunmaktadır: ''10 üzeri 10 üzeri 123 sayısına bir müddet odaklanın. birisi çıkıp da bu gezegendeki her atom parçacığının (sadece bir atomun değil, atomun içindeki her atom parçacığının) üstüne önce 1 yazıp, ardından sıfırlar sıralasa, bu sayıyı yazmaya gücü yetmez. bu sıfırlar, güneş sistemin’deki her atom parçacığına yazılsa, yine hiç kimse bu sayıyı yazamaz. bu sıfırları samanyolu galaksisindeki bütün atom parçacıklarına yazmaya kalksak yine başaramayız. evrendeki her atom parçacığının üzerine bu sıfırları yazacak olsak, yine de kimse, bu sayıyı yazmak için gerekli maddeyi bulamaz.''[4] penrose ise bu bulgusunu, 1989 yılında yazdığı emperor’s new mind isimli kitabında özetle şöyle değerlendirir: yaratıcının hedefinin ne kadar kesin olduğunu şimdi biliyoruz. bu, 10 üzeri 10 üzeri 123’lük seviyede bir katiyete tekabül eder. bu ise, olağanüstü bir değerdir. bunun rakamsal ifadesinin bütün insanlar bir araya gelseler bile üslü bir sayı olarak yazılmadan normal şekilde yazılması imkânsızdır. 1’in ardından 10 üzeri 123 tane sıfır eklediğinizi düşünün. evrendeki bütün proton ve nötronların -ve diğer tüm parçacıkların da- her birinin üzerine bir sıfır yazsak, yine de bunu rakamsal olarak elde edemeyiz.[5] [1] michael corey, god and the new cosmology the anthropic design argument, s. 180-181. [2] bu işlemi yapmak için önce 10 üzeri 123 sayısını hesaplamak, sonra 123 sıfırlı bu sayıyı 10’un üzerine yazmak gereklidir. daha sonra 10 sayısını bu sayı kadar kendisiyle çarpmak gerekir. bu sayının üstsüz bir şekilde yazılmasına imkân yoktur. matematikte 10 üzeri 50’de 1’den daha düşük ihtimaller 0’a eşit yani matematiksel açıdan imkânsız sayılır. [3] stephen c. meyer, ‘evidence for design in physics and biology: from the origin of the universe to the origin of life’, s. 60-61. [4] dean l. overman, a case against accident and self-organization, rowman&littlefield publishers, maryland (2001), s. 140. [5] william a. dembski, intelligent design, inter varsity press, illinois (1999), s. 266.


Bir dönem Kraliyet Astronomi Topluluğu (Royal Astronomical Society) başkanlığı da yapmış olan ingiliz fizikçi ve filozof Herbert Dingle'ın Hawking hakkında yaptığı tespit dikkat çekicidir.


“… Matematikte soyut, teorik olarak varılan bir sonuç, bunun gerçek bir karşılığının olmasını gerektirmez. İşte Hawking matematiğin bu soyut özelliğini kullanmakta ve hiçbir gerçekliğe karşılık gelmeyen varsayımlar üretmektedir. Peki acaba bu çabasının nedeni ne olabilir? Cevabı kendi sözlerinde bulmak mümkündür. Hawking, Big Bang'e alternatif olarak öne sürülen evren modellerinin çoğunlukla Big Bang'in "İlahi yaratılışı çağrıştırması nedeniyle" ortaya atıldığını kabul etmektedir.”

(Herbert Dingle, Science at the Crossroads, London: Martin Brian & O'Keefe, 1972, s. 31-32)



İşte karanlık enerji de evrenin hala daha da hızlanarak genişlemesini sağlayan etkiye verdiğimiz isimdir. Evrenin yaklaşık %70-75'ini karanlık enerjinin, %20 civarlarında bir bölümünü ise bu karanlık maddenin oluşturduğu düşünülüyor. Bu oranlamalar sizin kendi vücudunuz için de geçerli. Yani sizin de fiziksel bütünlüğünüzün %95 civarının muhteviyatı bu.

Gerçek şu ki biz evrenin ne öncesinde ne de sonrasında yoğunluk vb. sebeplerle yaşama imkan olmayacak olan çok özel bir zaman diliminde yaşıyoruz. Atom altı dünyayı ve astrofizik alemi inceleyip araştırdığımda kendime sorduğum soru şu oldu. Nasıl oluyor da bu denli kaotik ve düzensiz olup adeta bir cadı kazanı olarak betimlenebilecek atom altı bir temelden bu kadar ahenkli, zarif ve düzenli bir evren meydana geliyor ? Ve nasıl oluyor da akıl durdurucu hızlarda dönen yıldızlar etrafa saçılmıyor ya da galaksiler içine çökmüyor. Aradığım cevabı bana yine yüce Kur-an verdi.


[Fatır 41]

Şüphesiz Allah gökleri ve yeri zeval bulurlar (yok olur giderler) diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, halimdir, bağışlayandır.



Fazlaca bilimsel dile ve literatüre boğmadan ilerleyecek olursak, genel görelilik ve kuantum teorilerini tek çatı altında toplamayı amaçlayan teorilerden en ilgi göreni 10 boyuttan oluşan bir evren öngörüren ve maddenin en küçük yapıtaşını da noktasal değil sicim (string) denilen ipliksi halka yapılardan oluştuğunu varsayan sicim teorisi. Bu sicimlerin farklı titreşimlerine göre de farklı parçacıkların oluştuğu varsayan teorisyenler bunu ifade ederken de adeta Rabbül aleminin gücünü itiraf eden şu veciz ifade kullanılıyor. Bu titreşen sicimler ile evren tıpkı farklı notaların oluşturduğu kusursuz harmoniye sahip bir senfoni gibi işliyor.

Tabi şu var ki bir sicimin 1 atoma oranının, yaklaşık olarak 1 atomun güneş sistemine olan oranı kadar olduğunu düşündüğümüzde bu teori bizim hiçbir şekilde ispatlayamacağımız bir teori. 1 toplu iğne başında yüzmirlarca hatta trilyonlarca atom olduğunu düşündüğümüzde ne bilmimiz ne de aklımız buna yetmiyor. Sadece bu değil bu noktadan itibaren adına bilim denilen her ne varsa sadece kişisel çıkarımlar ve varsayımlardan ibaret. Örneğin sicim teorisi üzerinden devam ettiğimizde bizim yaşadığımız evren şartlarında bir evrenin varolabilmesinin olasığı 10^500 (10 üzeri 500). Bu ne mi demek ? Bilimsel literatürde 10^50 (10 üzeri 50) ve üstü olasılıklar imkansız olarak kabul edildiğine göre imkansızın çok, çok ama çok ötesi demek.

Velhasıl bilimin ulaştığı noktada artık bir yaratıcının varlığı inkar edilemez duruma gelmiştir. Herşeyin tesadüfen oluştuğunu iddaa eden neo-materyalist felsefenin bu şuur noksanı sanrısı, evrenin mikro planda kendini tekrar eden mutlak standartlara bağlı kurallar yerine, gelişigüzelliğin gizemli zerafeti ile işlediğinin tespiti ile yerle yeksan olmuştur. Ateist mantığın bir türlü kavrayamadığı husus şudur. Bilim ancak suyun H2O molekül yapısına sahip olduğunu, moleküllerin, atomlardan, atom altı parçacıklardan, bu parçacıkların da sicim vb. yapılardan oluştuğunu, yani hali hazırda olan şeyi matematiksel denklemler ya da kimyasal ve fiziksel yorumlar ile izah etmeye çalışır. Ancak H2O molekülünün bünyesinde yer alan hesapsız sayıdaki sicimlerden bir tekinin bile yokluktan kendi kendine ortaya çıktığını gösterebilecek matematiksel bir denklem olabileceğini varsaymak dahi matematik ilminden nasipsizliğin somut nişanesidir.

Nitekim bugün bizim bildiğimiz anlamıyla herşeyin hiçlikten tesadüfen var olduğu şeklinde ki ateist düşüncenin tarihi 19. yüzyıldan öteye gitmemektedir. Neden ??? Antik çağlardan bu yana ateistlik genellikle bir yaratıcıyı değil mevcut inanç sistemlerini reddetmek olarak tanımlanmıştır. Örneğin antik yunanda bir ve tek olup ezeli ve ebedi olmayan bir yaratıcıya inanmanız ironik bir biçimde ateist damgası yiyip idam edilmenizle sonuçlanabilirdi muhtemelen. Materyalizm de diyebileceğimiz antik çağ ateizminde madde ezeli kabul ediliyordu. Bu düşücenin öncülerinden ve ilk ateistlerden kabul edilen Demokritos'a göre "hiçbirşey hiçsizlikten oluşamaz" dı. Tutarlı düşünce sistematiğine sahip her aklın dönüp dolaşıp varacağı nokta 3000 sene öncede bugün de aynıdır. İnsanoğlu fıtraten sonsuz bir yapı üzerine yaratılmış olduğundan başlangıcı ve nihayeti sınırlandırılmış olan bir varoluş tanımını mantıklı bulabilmesi mümkün değildir.


''bana göre bütün bunların arkasında çok güçlü bir delil var. öyle görünüyor ki biri doğanın rakamlarını, evreni yaratmak için hassas bir ayara oturtmuş.''

 paul davies, superforce, s. 243.


''tanrı bu tasarımı ne maksatla üretmiştir sorusuna cevap ararken insancı ilke ve biyolojik organizmaların gerekleriyle ilgili oluşumların göz önünde bulundurulması gerekir. evrende bilinçli yaşamın oluşması için gerekli doğa kanunlarının hassas ayarı açıkça tanrı’nın evreni böyle bir hayat ve bilincin gelişmesi için tasarladığı sonucunu çıkarır. bu demek oluyor ki evrendeki varlığımız tanrı’nın planının merkezi bir parçasıdır.''

paul davies, the mind of god, s. 213


''bilim, evrendeki her şeyin akıl ve mantık çerçevesinde işlediğini öngören bir varsayımın üzerinde temellenir. mucizelere yer yoktur. bu, doğa kanunlarını ve fiziksel evrenin işleyişini düzenleyen bir aklın var olduğu anlamına gelir. ateistlere göre doğanın kanunlarının herhangi bir gerekçesi yoktur ve evren tamamen anlamsız bir dizi rastlantı üzerine bina edilmiştir. bir bilim adamı olarak bu düşünceyi kabul etmem mümkün değil. evrenin doğasını ve işleyişini belirleyen, her şeyin kökeninde yer alan ve hiç değişmeyen bir akıl olmalıdır.''

paul davies, ‘what happened before the big bang’, ed: russell stannard, god for the 21st century, templeton foundation press, great britain (2000), s. 12.


(Yusuf 105)

Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.



Ancak bugün tam anlamıyla bir din haline getirilmiş olan sözde bilim, her uydurma din gibi kendi hurafelerini üretmeye başladı. Mantıksızlığın zirvesinde yer alan hiçlik kavramı da bu hurafelerin önde gelenlerinden bir tanesidir. Adını anmış olduğum hiçlik vb. kavramların aslında geçiş süreci (??) argümanları olduğuna ve vermiş olduğum Amaç - Bilim aracılığı ile kör edilmek (GOAL - Blinded by Science) isimli kartın mahiyetine ileride değineceğim inşallah. Kısaca şunu söyleyeyim ki, dünyaya her nevi inançsızlık akımını pompalayan güruh bunu bir inancın gereği olarak yapıyor. İronik biçimde bilim toplumların afyonu haline getiriliyor.


 


 Laurance Rockefeller



Yüce Allah'ın ezelinin ve ebedinin olmayışını kavrayamadıklarını iddaa eden günümüz ateistlerinin hiçlik gibi gudik bir kavramı nasıl anlamlandırdıkları izzaha muhtaçtır. Rabbimizin bize bahşettiği akıl, neyi akledip neyi akledemeyeceğini akledebilecek kadar akıllıdır. Bu noktada cennetle müjdelenen sahabe efendilerimizden Hz. Ebubekir (r.a.) kendisine gelerek "Ey Sıddık ! Biz ne kadar uğraşırsak uğraşalım Allah'ı bir türlü idrak edemiyoruz." diyen kimselere verdiği veciz cevap dikkate şayandır.


“ İdrak edemeyeceğini idrak etmek, idrak etmek demektir. „

HZ. EBUBEKİR SIDDIK (R.A.)


Zaten materyalist mantığa sahip ve kendini ateist olarak tanımlayan insanlar ile yaptığınız konuşmanın belli bir noktasından sonra fikren kısa devre yapıp kaçışı deizmde bulurlar. Kitabi bir tanım yapmak gerekirse, evreni yaratan, işleyişi için doğa kanunlarını koyan, ayrıca insanlığa ve evrene müdahalede bulunmayan; doğruları keşfetmeleri için insanlara akıl veren bir Tanrıya duyulan inanç deizmi ifade etmektedir. Mevcut her türlü dini kavramı reddettiği için bir anlamda dinsizliktir. Kökü pagan kültürüne dayanan deizm 17. yüzyılda aslında hristiyanlığa bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Aklen bir yaratıcının ve etik olarak bir sistemin varlığını reddedemenin yanında eski ahit (bozulmuş tevrat) ile yeni ahitin (bozulmuş incil) ortaya çıkmakta olan bilimsel gerçeklerle örtüşmemesi, buna binaen kilisenin bilimsel araştırmaları yasaklaması ve hristyanlığın pagan inançlarla olan kesişimlerinin (25 aralıkta hz. İsa'nın doğum günü olarak kutlanan christmasın aslında Roma İmparatorluğunda güneş tanrısının doğum günü olarak kutlanması vs.) gözardı edilemez boyutlarda oluşu deizmin doğmasına neden olmuştur.

İleride daha detaylı değineceğimiz üzere masonlukla birlikte ezoterik diğer örgütler de inanç sistemi olarak görünürde/kısmen deisttir. Bu yüzden de ortaçağ avrupasının inanç çıkmazında ki eğitimli kesimi arasında birçok taraftar bulmuşlardır. Ezoterik bilgiler tanım olarak, toplumun geneli tarafından kavranamayan mistik ve metafizik bilgilerdir. Bu bilgileri öğrenmek için de bazı giz okulları tarafından inisiye edimek gerekmektedir.

Bugün bilimsellik, akılcılık, aydınlanma, felsefi düşünce vb. jargonları ağzından düşürmeyip islamiyete hurafe diyen cühela tayfa bilmez ki modern bilim, edebiyat ve sanatın gelişmesinde rol almış Leonardo Da Vinci'den, Isaac Newton'a, Faraday'dan, Victor Hugo'ya, Robert Boyle'dan Boticelli'ye vs. kolaylıkla uzatılabilinecek bir listede ismi yer alan kimseler genel olarak okultizm (gizli ilimler) denilebilinecek simyacılık, felsefe taşı, maji (büyü) vb. metafizik alanlara ile ilgilenmiş, çalışmalar yapmış yada giz örgütlerine katılmışlardır.

Zaman içerisinde yahudiler sahip oldukları sermaye gücü ile tekellerinde tuttukları masonluğu ezoterik düşüncenin merkezi haline getirmeyi başarmışlardır. 19. yüzyıldan itibaren ise masonluk üzerinden tüm inançları yok etmeyi amaçlayan mesiyanik faaliyetleri hız kazanarak günümüzde ki halini almıştır.


HH



HH


HH


HH