NEDEN İNANIRIM ? (1)

 

HER ŞEYİN TEORİSİ


 

Kardeşlerim !

Irktan, milliyetten, sosyal gelişmişlikten ya da zeka seviyesinden bağımsız olarak insan aklının ürettiği temel sorular hep aynıdır.

Ben kimim ?   Neden buradayım ?   Niçin varım ?   Ölüm son mudur ?  



Kusursuz bir nizama ve dizayna sahip bu kainat sistemin kendi kendine var olmuş olabileceğine veya halihazırda kendi kendine işleyebileceğine mantık erdiremeyen insanoğlu, ruhunun derinliklerinden gelen "yaratıcı ihtiyacı" motivasyonunun da etkisiyle binlerce yıldır türlü çeşit dinler ve varlık felsefeleri altında kafasında ki deli sorulara amansızca cevap aramıştır.



Aslında yüce Allah (c.c.), Hz.Adem (a.s.) ile birlikte insanlığa hem bireysel hem toplumsal fıtratlarının ihtiyacına yegane cevap olan islamı ve hak yolu bildirmiş devam eden süreçte de bir çok peygamber aracılığı ilahi vahyi tekrar tekrar hatırlatmıştır. Ancak insanlık her defasında şeytanın hile ve desiselerine kapılarak hak yoldan sapmış, bu sapışların neticesinde ortaya çıkan sentetik dinler ve felsefeler de insanlığın ne ruhi açlığına ne de sosyal düzen ihtiyacına doğal olarak derman olamamıştır.




Şu bir gerçek ki insanoğlu tabiatı gereği varoluşunun ve varoluş amacının izahatı olduğunu düşündüğü bir fikre mutlaka ama mutlaka sahip olmalıdır. Dolayısıyla yeryüzünde inançsız hiç kimse yoktur. Ateistler dahil. Siz herhangi bir ortamda konu inançtan açıldığında "Ben tanrıya inanmıyorum. Dolayısı ile de bu konulara kafa yormuyorum" deyip köşesine çekilen bir ateist gördünüz mü ? Mümkün değil. Bilakis onlar herkesten fazla söz söyleyip herkesi bastırmaya çalışırlar. Çünkü beyinlerini bir güve gibi kemiren adına varoluş sancısı dedikleri derin boşluğu doldurma çabası onları kamçılamaktadır. Başkalarının fikirlerini bastırarak aslında kendilerinin haklı olduğuna ikna olmak isterler.

Aslında bu tükeniş ateist aklın o çok inandığı evrim teorisinin temel dinamiklerine de taban tabana zıt bir durumdur. Evrim teorisinin iki temel kuralı ya da güdüsü vardır.

1- Üre ve neslini devam ettir. 2- Faydalı bir özelliği yeni nesillere geliştirerek aktar.

Yeryüzünde keşfedilmiş olan yaklaşık 100 milyon canlı türü yaşadıkları ortamdan hayatta kalmak için eşsiz kabiliyetlere sahip olarak belli döngüler içerisinde mutlu mesut yaşayıp giderken insan nedense beynini öğütecek sorular sormaya programlı olmaya evrimleşmiştir. Her bir türe ait canlılar kendi yaşam alanlarında ihtiyaçlarını karşılayabilecek standart seviyede bir bilince sahipken insan nedense her bir birey için farklı bilinç seviyelerine sahip olarak doğar. Sahip olduğu benlik algısı ve bilinç sebebiyle akli meleklerinin cevaplamaya yetmeyeceği sorularla yüzleşmek zorunda kalır. Mutsuz olup bunalımlara girer. stres seviyesi artar. Stres ise tüm hastalıkların bir numaralı sebebidir. Evrimci mantıkla baktığımızda bilinçli olmak kesinlikle arzu edilebilir bir durum değildir. Burada dip not olarak akıl ile bilinç ayrımını yapmak gerekir. İleride yapay zeka vs. hakkında konuşurken bu ayrımı çok net ortaya koyacağız ve bilincin evrimleşebilir bir şey olmadığını göreceğiz. Şu an anlamamız gereken husus evrimsel perspektifte bakıldığında insan için benlik algısı ve bilinç sahibi olmanın mantıksız olduğu ve geliştirilmesini bırakın köreltilmesi gereken özellikler olduğudur.

Doğada hayatta kalmak için hiçbir işine yaramayacağı gibi başına da bela olacak benlik algısı ve bilinç gibi özelliklere evrilen insan nedense kanat, pençe, hız, kabuk, kalın deri, tüy gibi kendisine doğada büyük avantaj sağlayacak özellikleri pas geçmiştir. İnsanın bu dünyaya sonradan geldiği, bavulunu kaybedip gurbet ellerde dımdızlak kalmış turistlere benzer halinden dahi bellidir. Kendinizi şu an bulunduğunuz sıcak ve korunaklı evinizde değil de vahşi hayatın ortasında buzul çağında çırılçıplak bir hayal edin bakalım. Doğada ki avantajını falan da ötesinde düşünürsek bu benlik algısı neticesinde varoluşunun sırlarını ararken binlerce yıldır (evrimci akla göre milyonlarca yıl) kafayı gökyüzüne takmış insan sırf bu motivasyon ile bile uçmaya ve yıldızlara ulaşmaya yarayacak donanımı neden edinememiştir.

Her şeyi geçtim daha da enteresanı insanı evrim piramidinin tepesine yerleştiren akıl kavramı da tür içinde jenerasyonlar boyunca geliştirilerek kalıtsal olarak değil tamamen spontane biçimde ilerlemektedir. Ebeveynleri ultra zeki olup kendisi sınır zekada dolaşan insanlara rastlamak çok sıradandır örneğin. Aşağıda verdiğim IQ puanlarını gösterir grafikte de görüleceği üzere insanların sadece %2 'si kayda değer IQ puanı olan 130 ve üzeri değerlerde IQ puanlarına sahiptir. 



Akıl kavramının kalıtsal olmaması ve grafikte gördüğümüz dağılımın bize söylediği şey evrimin önceliğinin kesinlikle akıl kavramı olamayacağıdır. Evrimci bakış açısıyla akıllı olmak ya da olmamak tamamı ile rastlantısaldır ve bu durum evrimci mantığa taban taban zıttır.

Gelelim diğer motivasyona yani üreme güdü ve döngüsüne. Tüm canlıların belli periyotlarda üreme fonksiyonları aktive olurken insan nedense hayatını dengesizleştiren, sosyal düzenini alt üst eden bitmek tükenmek bilmeyen bir cinsel açlık ve hormonal dengesizliğe evrilmiştir. Bunu yaparken de hayvanlar gibi son derece güzel ve çekici tek tip üniforma yerine insanların büyük çoğunluğunun diğer insanların standart güzellik çizgisinin altında kalacağı bir grafik şeklinde evrilmiştir. Kadınların Angelina Jolie erkeklerin Brad Pitt olduğu bir tür çok çok daha az problem yaşardı öyle değil mi ? Uğraşması gereken saçma sapan kaprisler, bunalımlar, detaylar, çabalarda vakit kayıpları da olmazdı.

Peki evrim teorisi gereği türün devamı için üreme güdüsünün aklını başından aldığı hayvanlara bakalım. Cinselliğin sadece üreme aktivitesinden ibaret olduğu hayvanların yanında insan için olay, siyonist çetenin elinde ki büyük medya gücü vasıtasıyla pompaladığı her türlü sapkınlığı meşrulaştıran algı yönetimi neticesdinde işin şehvet boyutunda takılı kalmış ve sadece güzel vakit geçirme aktivitesine dönüşmüştür. 



Hele bir de her gün çığ gibi büyüyen lgbt denilen cinsel sapkınlık türevlerini normalleştirme ve yaygınlaştırma çabası var ki evrimci bakış açısıyla bakıldığında artık mantığın sağa çekip kontağı kapattığı nokta tam da burasıdır. Daha veganlık denilen akıl tutulmasına falan da varamamamıştık bile halbuki. Hani şu evrimin kendisini getirdiği noktayı beğenmeyerek hayvansal gıdaları yememe tavrına. Yediğin marulun tek suçu henüz evrimleşip koşmaya başlayamamasıdır diye sorarlar adama.

Not :  Yukarıda verdiğim anlatım boyunca vermeye devam edeceğim kartlar illuminati isimli bir oyuna ait kartlardır. Detayından ileride bahsedeceğim. Şu an için bilmemiz gereken bu kartların bir algı yönetimi unsuru olduğu ve teoride illuminati örgütünün dünyayı nasıl ifsad ettiğini anlattıklarıdır. Kartların anlattıkları adeta bir itiraf niteliğinde doğru olsa da ilk sayfada da vurguladığım üzere illuminati ihalenin kendisine bırakılmaya çalışıldığı koca bir yalandır. 

Velhasıl modern çağın insanı çolukla çocukla uğraşamayıp kediyle köpekle gönül avuturken doğum oranları taban yaş ortalamaları ise tavan yapmıştır. Temelinde kafkas ırklarının üstünlüğü olan evrim teorisinin üstün çocukları evrimin zirvesinde yer aldığı düşünülen Avrupa ve Amerika çok değil 50 sene sonra nüfus yapısı olarak yok olmanın eşiğine gelecektir. Kalanlarında xanax/prozac bağımlısı ruh hastalarına dönüşmüşken her şeyin sorumlusu Evrim Bey'in insanlığın yok oluşunu sessizce ve umursamazca izlemesi trajikomiktir.


çift düşün



Şimdilik bilinç, benlik algısı  evrim konusunu daha fazla uzatmaya gerek yok. Maksat hasıl oldu sanırım. Şunu tüm açık yürekliliğim ile ifade edeyim ki ben evrim teorisine sadece islama aykırı olduğu için inanmıyor değilim. Ben ona, başından sonuna, felsefesinden biyolojisine tuttuğun her yerinin elinde kaldığı tam bir açmazlar manzumesi olduğunu düşündüğüm için inanmıyorum.

Devam...

Ne demiştik en son : yeryüzünde inançsız hiç kimse yoktur. Ateistler dahil. Farkında olmasa da ateist akıl da ateizm ya da scienceteism (bilim tapınganlığı) dinine inanmaktadır. Bilim adamları onun peygamberleridir. Teoride dogmatik bilgiye karşı olan ateist akıl bilim gibi tabiatı gereği bugün ak dediğine yarın kara demekten çekinmeyen bir kavramın her söylediğini  ironik biçimde dogmatik olarak kabul edip bir de bunun üzerine fikir kuleleri inşa eder. Çok geçmeden de bilimin konu hakkında ki fikrini değiştirmesi sonucu inşa ettiği aksak kulenin enkazı altında kalır. Enkaz altından her bir yanı kan revan içinde ve tarumar olmuş halde çıksa dahi hala saçını başını düzeltip durumu kurtarma çabasına yılmadan devam eder.

Kaldı ki şu noktanın altının da kalın biçimde çizilmesi gerekmektedir ki bilim dünyasının tepesi bugün gelinen noktada objektifliğini ve tarafsızlığını kaybedip siyonist çetenin dümen suyunda girmiş durumdadır. Toplumların algılarını yönetmekte Hegel Diyalektiğini çok çok iyi kullanan yahudi aklı burada da marifetini göstermektedir.

Nedir Hegel Diyalektiği ? En kısa tanımıyla; 

 Tez + Antitez = Sentez.

Yani elde etmek istenen sonuç için birbirine aykırı iki tezi aynı anda işletmek.

Örnek mi ? DAEŞ ve FETÖ terör örgütleri. DAEŞ ile müslüman imajı, tüm insanlığın düşmanı kafa kesen barbarlar olarak kurgulanmıştır. İslamın aslında hoşgörü dini olduğunu bilen ve bu yaftadan kurtulmak isteyen müslümanlar için ise hoşgörü vurgusuyla tüm dünyada kabul görmüş olarak tasarlanan FETÖ artık devreye girmeye hazırdır. Görevi basittir. İslamın içini boşaltmak ve dinler arası diyalog safsatasıyla yeni dünya dininin Nuhilik ayağının altyapısını hazırlamak. Nuhuliğin ne olduğundan ayrıca bahsedeceğim. 

Hegel diyalektiğinin bilimde alanında ki işleyişi ise şöyledir. Birinci tez tamamen tanrıya savaş açmıştır. Derdi zoru dogmatik biçimde tanrısız bir evreni formülüze etmeye çalışmaktır bu uğurda tamamen materyalist davranarak metafiziği yani 5 duyu ile algılanmayan her şeyi reddeder. Buna karşın ikinci tez ise adına kuantum teoloji ya da spirütüelizm diyebileceğimiz bir yaklaşımla metafiziği ön planda tutar. Astral alemler, paralel evrenler, yapay zekalar, androidler, zaman yolculukları ve boyut değiştirme gibi kavramlar havada uçuşur. Kozmos kavramıyla evrenin kendine tanrısallık atfeder. İleride göreceğimiz üzere tüm antik ve pagan dinlerin de ortak noktalarından olan bu kavram ile aslında kabalada ki Ain-Soph-Aur kavramı topluma pazarlanmaktadır. Bu tez aynı zamanda yeni dünya dininin Kabalizm ayağını oluşturmaktadır.

Özet olarak bilim eliyle buna benzer şekillerde işletilen pek çok proje ile insanlık hem mevcut inançlarından kopartılmakta hem de yeni oluşturulmaya çalışılan yahudilik tandanslı din algısına alıştırılmaktadır.



Tabi bilimin kullanıldığı bir de kehanetler boyutu vardır.

 

Fıtraten sonsuz bir yapı üzerine yaratılmış olduğundan, insanoğlunun başlangıcı ve nihayeti sınırlandırılmış olan bir varoluş tanımını mantıklı bulabilmesi mümkün değildir. Nitekim bugün bizim bildiğimiz anlamıyla her şeyin maddenin kendinden tesadüfen var olduğu şeklinde ki materyalist ateizm düşüncesinin tarihi 19. yüzyıldan öteye gitmemektedir. (Neden ???)

Antik çağlardan bu yana ateistlik genellikle bir yaratıcıyı değil mevcut inanç sistemlerini reddetmek olarak tanımlanmıştır. Örneğin antik yunanda bir ve tek olup ezeli ve ebedi olmayan bir yaratıcıya inanmanız ironik bir biçimde ateist damgası yiyip idam edilmenizle sonuçlanabilirdi muhtemelen. Materyalizm de diyebileceğimiz antik çağ ateizminde madde ezeli kabul ediliyordu. Bu düşüncenin öncülerinden ve ilk ateistlerden kabul edilen Demokritos'a göre "hiç birşey hiçsizlikten oluşamaz" dı. Bu sebepledir ki antik çağ felsefesinde evrenin başlangıcının ve sonunu olamayacağına inanılıyordu.  Bu düşünce 1965 yılına kadar modern bilim dünyasında da geniş kabul gördü.  

Sözde entellektüel inançsızlık argümanlarına Platon'u, Sokrates'i, Aristo'yu ya da ortaçağ aydınlarını meze eden ateist akıl bu adamların hemen hepsinin tanrı inancı sahibi olduklarını hatta tanrıya inanmamayı felsefi ve mantiki olarak eksiklik kabul ettiklerini göz ardı eder. (Neden ???)


“ Biraz felsefe insanı ateizme sürükler, derin felsefe ise inanca. „

FRANCIS BACON


Decartes'la birlikte modern bilimin kurucu babası kabul edilen Francis Bacon, bugün bilim dünyasının içine düştüğü objektifliğini yitirip tanrı kavramına tam anlamıyla savaş açmış olduğu acınası hali görse acaba ne derdi ? Gelelim yukarıda sözünü ettiğim ve bu anlattıklarıma adeta ayna tutacak örneğimize.

1959 yılında dünyanın en çok okunan bilim dergisi olan Scientific American dergisinde, Amerika'nın önde gelen bilim adamları arasında düzenlenmiş ve "Sizce evrenin olası yaşı nedir ?" sorusunu da içeren ankete ilişkin bir makale yayınlandı. Amerika'nın önde gelen bilim adamlarının yaklaşık 2/3 'lük bir çoğunluğunun cevabı şuydu : " Başlangıç mı ?. Başlangıç yoktur. Aristo ve Plato'nun bize 2400 sene önce öğrettiği gibi evren sonsuzdur."

1400 sene önce insanlığın yolunu aydınlatmak için gönderilmiş Kuran-ı Kerim ise bu fikrin tam da zıttını söylüyordu.



Aradan çok geçmemişti ki 1965 senesinde Arno Penzias ve Robert Wilson kendilerine Nobel ödülü de getiren büyük keşiflerini yapmışlardı. Radyoaktif arka plan ışıması. Bilim dünyasının inanç ve kabullerini yerle yeksan eden bu keşfin önemi büyük patlama teorisinin ispatı anlamına gelmesiydi. Evet evren yoktan ve yer ile göklerin bir arada olduğu bir halden var olmuştu. Tıpkı yüce Allah'ın bize haber verdiği gibi.

Gelinen bu noktada bilim şayet objektif olsaydı bir şeyleri çok fena ıskaladığını itiraf edip tanrı inancına daha yakın duran farklı bir vizyon ortaya koyardı. Tıpkı evrenin başlangıcı olduğu gerçeğinin ispatlanmasına müteakip artık tanrıya inandığını söyleyen ateist felsefeci Anthony Flew gibi. Kendi ifadelerini okuyalım


“ …..şimdi kartlarımı, yani kendi görüşlerimi ve bunları destekleyecek nedenlerimi masaya dizme sıram geldi. Artık evrenin sonsuz bir zeka tarafından var edildiğine inanıyorum. Bu evrenin karmaşık kanunlarının bilim adamlarının tanrı’nın zihni dedikleri şeyi ortaya koyduğuna inanıyorum. Hayatın ve çoğalmanın ilahi bir kaynaktan başladığına inanıyorum. Yarım yüzyıldan fazla bir süre boyunca ateizmi açıklayıp savunduktan sonra neden buna inanıyorum? Bunu kısaca şöyle cevap verebilirim: modern bilimin ortaya çıkardığı dünya resmi, benim gördüğüm şekliyle böyle. Bilim doğanın tanrı’ya işaret eden üç boyutuna ışık tutuyor. Bunlardan ilki doğanın kanunlara uyduğu gerçeği. İkincisi, hayat boyutu; maddeden kaynaklanan ve zekice organize edilip amaca yönelik hareket eden varlık boyutu. Üçüncüsü ise doğanın varlığı. Ancak bana rehberlik eden sadece bilim olmadı. Klasik felsefi iddiaların yeniden incelenmesi de bana yardımcı oldu. “

Yanılmışım Tanrı Varmış, Anthony Flew, sf. 90


Bilim dünyası, bugün ballandıra ballandıra anlattığı büyük patlama teorisine o zamanlar burnunun ucuyla baktığını çoktan hafızasından silmişti. O zamanlar Plato ve Aristo fikirlerini mutlak doğru kabul eden ve maddenin hiçlikten oluşamayacağı için ezeli olduğunu iddaa eden bilim dünyası bugün oluşan yeni konjektürde hiçlik denilen ahmaklık ötesi kavramı sanki bir realiteymiş gibi pişkince önümüze koymaya çabalamakta. Tabi hiçlik (nothingness) kavramının kabalist felsefeye ait bir kavram olduğunu ve insanlığın nasıl da adım adım bu felsefe yaklaştırmaya çabaladığını ileride detaylıca göreceğiz. Şimdilik kabalist sefirot ağacı ve hiçliğe ilişkin bir görsel verip yolumuza devam edelim. Ondan öncede ateistlerin duayenlerinden olan yahudi Carl Sagan'ın yine tamamen kabalist felsefenin bir tezahürü olan şu meşhur sözünü not alalım.


Kozmos bizim içimizdedir. Bizler yıldız tozundan yapılmayız ve evrenin kendini algılayıp bilmesinin bir yoluyuz. 

Carl SAGAN




  Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir." (Hac, 22/47)   70-04 Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.  

[MÜMİNUN 112-115]

Allah (inkarcılara) "Yeryüzünde kaç sene kaldınız?" diye sorar. Onlar, "Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor" derler. Allah şöyle der: "Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız."



NASA astrofizikçisi Robert Jastrow


“ Aklın gücüne inanarak yaşamış bilim adamlarının hikayesinin sonu kötü bir rüya gibidir. Cahillik dağını aşıp onun en yüksek tepesini de fethederek son kayanın üzerinden baktıklarında, yüzyıllardan beri orada bulunan ilahiyatçılar ile karşılaştılar. „

Robert JASTROW


“ Evrenin en anlaşılamaz olan tarafı anlaşılabilir olmasıdır. „

Albert EINSTEIN


“ Tanrı kainatı matematik dilinde yaratmıştır. „

GALILEO



Bir dönem Kraliyet Astronomi Topluluğu (Royal Astronomical Society) başkanlığı da yapmış olan ingiliz fizikçi ve filozof Herbert Dingle'ın Hawking hakkında yaptığı tespit dikkat çekicidir.
“… Matematikte soyut, teorik olarak varılan bir sonuç, bunun gerçek bir karşılığının olmasını gerektirmez. İşte Hawking matematiğin bu soyut özelliğini kullanmakta ve hiçbir gerçekliğe karşılık gelmeyen varsayımlar üretmektedir. Peki acaba bu çabasının nedeni ne olabilir? Cevabı kendi sözlerinde bulmak mümkündür. Hawking, Big Bang'e alternatif olarak öne sürülen evren modellerinin çoğunlukla Big Bang'in "İlahi yaratılışı çağrıştırması nedeniyle" ortaya atıldığını kabul etmektedir.” (Herbert Dingle, Science at the Crossroads, London: Martin Brian & O'Keefe, 1972, s. 31-32)

jkhjh



İçten kırgınım. Yavaş yavaş içimi kemiren depresyona karşı direnmeye çalıştım ancak sonunda tükendim. Üstesinden gelemedim. Kendimden nefret ettim. Anılarıma tutunmaya karar verdim. Kendime gelmek için haykırdım. Fakat yanıt yoktu. Eğer nefesiniz sizi boğuyorsa artık nefes almanın hiçbir anlamı yok.

Kaçmak istedim. Neden anılarımı unuttuğumu sordum. Bunun kişiliğim yüzünden olduğunu söyledin. Anlıyordum. Her şeyin sonunda benim hatam olduğunu görüyordum. İnsanların fark etmesini umuyordum. Ancak kimse fark etmiyordu.

Neden yaşadığımı, insanların neden yaşadıklarını sorguladım. Çünkü sadece yaşıyorlar. Herkes sadece yaşıyor. İnsanlara ölmek için neden sorarsanız şayet onlar sadece “tükendikleri” için öldüklerini söylerler. Acı ve ızdırap çektim. Acıyı ve ızdırabı nasıl mutluluğa dönüştüreceğimi bilmiyordum. Hiç öğrenemedim. Bu kadar acı çekiyor olmam çok fantastik. Oysa benden daha büyük acılar yaşayan ve buna katlanıp hayatını mutlu bir şekilde idame eden binlerce insan vardı.

Bana acının nedenini araştırmam söylendi. Bense bunun nedenini çok iyi biliyorum.  Kendimden dolayı inciniyordum. Hepsi benim hatamdı, çünkü ben bu şekilde doğmuşum. Doktor, duymak istediğin şey bu muydu? Hayır. Ben yanlış bir şey yapmadım. Sakin bir ses tonuyla bana kişiliğimden kaynaklandığını söylediğinde, doktor olmanın ne kadar kolay olduğunu düşündüm.

Neden acı çektiğimi bulmalıyım. Birçok kez bunun nedenini aradım işte. Niye acı çektiğimi söyledim ya. Bu nedenlerle acı çekmeye hakkım yok mu? Daha spesifik ve daha dramatik şeyler mi olmalıydı? Sizin daha iyi nedenleriniz var mı mesela? Ben söyledim işte. Dinliyor musunuz beni?



j



https://rockfound.rockarch.org/psychiatry

Bu yalan dünya da yer alan hiçbir hazzın insanı tatmin edemeyeceğinin ve yaşadığı ruhi açlığı hiçbir zevkin dindiremeyeceğinin somut bir örneği olarak Mehmet Pişkin'i hatırlamanızı istiyorum.

Fotoğraflarından da anlaşılacağı üzere birçok kişinin öyküneceği ve sahip olsa çok mutlu olacağını sandığı ve peşinden koştuğu bir hayatın öznesiydi bu arkadaş. Hiçbir derdi tasasının olmadığını ama artık hayatın anlamsız geldiğini söylediği intihar videosuyla yaşamını sonlandırdı. Arkasından konuşulanların teması genelde aynıydı. Çok mutlu olduğu için herkes çok şaşırmıştı. Ama asıl enteresan olan, çoğu kişinin kendilerinin de düşündüğü ama yapmaya cesaret edemediği birşeyi yaptığı için onu takdir etmesiydi. Ama kimse demiyordu ki arkadaş biz neden mutlu olamıyoruz ? Neden huzur bulamıyoruz ? Ruhumuzu kemirip duran bu sıkıntı ne ? https://eksisozluk.com/her-seyin-bos-ve-anlamsiz-olmasi--5610878?p=1
İnsanoğlunun sahip olduğu düşünce sistematiğinin belli bir işleyişi vardır. Adına mantık dediğimiz bu çok bilmiş kavram sizin ona verdiğiniz cevaplar ile değil ancak ve ancak kendisinin yeterli gördüğü cevaplar ile tatmin olur. İnsanın tabiatında ki sorular sorup bunlara tutarlı cevaplar arama arzusu ona çevresinde ve yeryüzünde gözlemlemekte olduğu olayları belli mantık örüntüleri ve sebep-sonuç ilişkili çerçevesinde değerlendirme refleksi üzerine kuruludur.
 

Alemlerin Rabbi'nin “ Ben gizli bir hazine idim; bilinmeyi murad ettim, bu sebeple mahlukatı yarattım. ” buyurduğu haber verilmektedir. İnsanın varlık amacı imtihan olmaktır. Peki imtihan olmak neyi gerektirir. Gördüğümüz ve duyduğumuz yani müfredatta yer alan tüm konu ve bilgileri derleyerek anlamlı bir bütün haline getirebilmeyi gerektirir.

Üniversitede termodinamik isimli oldukça ağır bir dersin sınavından çıkmıştık. Arkadaşlarımdan biri soruyu çözemediğini ama bildiği bütün formülleri yazarak arkalı önlü 2 sayfayı tamamen doldurduğunu ve hocanın insafına kaldığını söylemişti. Sonuç ne mi oldu ? Arkadaşım sorudan 1 (Bir) puan aldı. Yanına da şu notu yazmıştı profesör. "Çaba için 1 puan". Evet arkadaşımın yazdığı tüm o formüller belki çözümün bir parçasıydı ama imtihanın amacı onları anlamlı bir bütün haline getirebilmek ve o verilerden anlamlı bir sonuç elde edebilmekti. Kimse hocayı insafsız olmakla suçlayamazdı. Gerçek şu ki asıl insafsızlığı imtihana yeterince hazırlanmayarak arkadaşım kendi kendine yapmıştı.

Konuya ilişkin olarak Üniversite yıllarımdan Bir başka hocam da kulağıma küpe olan şu sözü söylemişti :

"Bir mühendis çözümün ne olacağını bilmeyebilir. Ama ne olamayacağını bilmek zorundadır."



İşte kardeşlerim biz de hayat denilen bu imtihan okulunda türlü çeşit bilgi ile karşılaşıyoruz yaşamımız boyunca. Bir yap-boz'un parçaları gibi bir araya gelerek büyük resmi oluşturmaya yarayan bilgi parçacıkları bunlar. Ve her yap-boz'un olduğu gibi bu yap-boz'un da sadece bir tane çözümü var. Her şeyi açıklayan her parçayı birleştiren bir tek teori. Sonunda sağlıklı düşünen her insan aklında, yanlışlanamayarak kanuna dönüşen. Adı İlahi Kanun olan adı İman olan.

Sonuç itibariyle nasıl ki umursamazlık edip şöyle bir göz ucuyla baktığımız ve hakkıyla çalışmak yerine sabaha kadar playstation oynadığımız yada film izlediğimiz bir sınavdan çakmamız kaçınılmaz ise asıl olan bu hayat sınavında da durum farklı değil.


Francis Bacon ile beraber modern bilim ve felsefenin kurucuları kabul edilen ve bugün kullanmakta olduğumuz hemen her türlü teknolojinin üretilmesinde doğrudan ya da dolaylı olarak kullanılan analitik geometriyi formülüze eden aynı zaman meşhur "Düşünüyorum. Öyleyse varım." sözünün de sahibi Decartes tam da bu gerçeğe işaret etmektedir.


“ Ruhumda bir sonsuzluk fikri buluyorum. Ben sonlu bir varlık olduğuma göre, bu sonsuzluk fikrini ben getirmiş olamam. Çevremdeki varlıklar da ölümlü olduğuna göre, bu ölümlü varlıklar ölümsüz yaratıcı fikrini bana veremez. O halde bu sonsuzluk fikri benim aklıma, kendisi de sonsuz bir varlık tarafından konmuş olmalıdır. Bu varlık tanrıdır. Öyleyse tanrı vardır. „

RENE DECARTES


Matematiğin ilkeleri ve formel mantığın temelleri de Descartes'a göre, ruhumuzda doğuştan bulunan fikirlerdir. Decartes "connaissance inee" (doğuştan gelen fikir,bilgi) denilen bu yaklaşımını Plato'da görürüz Kant'da  da. Kant bunu numen ve fenomen kavramları ile teorize eder.

Şimdi şu resme bakalım ve bize çağrıştırdığı 3 bilgiyi düşünelim.



Pek çok insan için bunlar elma, kırmızı, sulu vesairdir. Bu resmi Google Images' e yükleyip arattığınız da Google'ın size bulup getireceği bilgiler de hemen hemen aynı bilgiler olacaktır. Şimdi aynı aramayı bilgisayarınızın internet bağlantısını keserek yapın. Sonuç nedir. Koca bir hiç.


“ Tanrıyla konuşmayı dilemek saçmadır. Kavrayamadığımızla konuşamayız; ve Tanrı’yı kavrayamayız; O’na sadece inanabiliriz. İşte bu yüzden duacının davranışları özneldir. „

IMMANUEL KANT


-- { İNSAN (2) } -- Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.
-- { ZARİYAT (56) } -- Ben cinleri ve insanları, beni tanıyıp bilsinler ve yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım.

hh


 

 



kk


-- { NEML (84) } -- Hesap yerine geldiklerinde Allah şöyle der: "Siz benim âyetlerimi, onları ilmen kavramamışken yalanladınız öyle mi? Yoksa ne yapıyordunuz ki?!"

h


”Aydınlanma insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmayış durumundan kurtulup aklını kendisinin kullanmaya başlamasıdır’ KANT  FENOMEN NUMEN


“ Gençliğimden itibaren 50 yaşımı aştığım bu ana gelinceye kadar, bu engin denizlerin derinliklerine dalmaktan hiç geri durmadım. Coşkulu denizlere çekingen korkaklar gibi değil, cesur kimselerin dalışı gibi daldım, gördüğüm her meselenin üzerine atladım. Her zorluğun içine apansız girdim. Her fırkanın inanış ve fikirlerini inceliyor, her grubun tuttuğu yolun inceliklerini ortaya çıkarmaya çalışıyordum. Araştırdığım fırkaların hak veya batıl, sünnete uygun veya bidat sahibi olmaları konusunda ayrım yapmıyordum. Bâtınîlik yolunu tutmuş her fırkanın, bu düşünceyle ne hedeflediklerini öğrenmeye çalıştım. Zâhirîlik yolunu tutmuş olanların, bununla neler elde ettiklerini ortaya çıkarmaya gayret ettim. Felsefe yolunu tutmuş olanların, sahip oldukları felsefeyi bütün esaslarıyla öğrenmeye özen gösterdim. Hiçbir kelâm âlimini dışarıda bırakmadan kelamdaki yöntemini ve mücadelesini öğrenmeye çaba gösterdim. Bütün gücümle ne kadar sufi var ise onun sufiliğindeki sırları öğrenmeye, ne kadar abid var ise bu ibadetleriyle neler kazandığını araştırmaya çalıştım. Bütün zındıkların, Allah’ın varlığını ve sıfatlarını kabul etmeyenlerin, bu inanış veya inkarlarının arkasında yatan sebepleri titizlikle araştırdım. Her şeyin hakikatini öğrenmeye karşı duyduğum susamışlık; baştan ve gençliğimden beri tuttuğum yol ve benim bir hasletim olmuştur. Bu hasletler, Allah tarafından benim yaratılışıma ve hamuruma katılmış özelliklerdir; benim seçimim ve tercihim değildir. Bunun sonucunda çocukluğumun coşkulu çağlarından itibaren taklit bağlarından sıyrıldım ve büyüklerimizden miras kalan sırf taklide dayalı inanç esaslarından koptum. Çünkü Hristiyan çocuklarının hepsi bu din üzere yetiştiklerini, Yahudi çocuklarının sürekli bu dinin esaslarına göre büyüdüklerini, Müslüman çocuklarında istisnasız İslam dini üzere yetişmekte olduklarını görmekteydim. Yaratılıştan gelen asli hakikati ve ana baba ile hocalar aracılığıyla kazanılan sonraki inanç esasları ve taklit unsurlarının hakikatini öğrenme konusunda içimde büyük bir istek oluştu. Taklit, başlangıçta birtakım telkinlere dayanmaktaydı. Bunların da hangilerinin hak ve batıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktaydı. Kendime şöyle dedim: Benim istediğim, her şeyin gerçek yüzünü öğrenmektir. Öyleyse önce bilginin gerçek yüzünün ne olduğunu öğrenmekle işe başlamam gerekir. „

İMAM GAZALİ (k.s.)


“ İman, akıl hududu içinde olanların, akıl dışında ki bir kaynaktan geldiğinin şuuruna erebilmektir. İlim, akıl hududu içinde ki tabii, ruhi ve içtimai olayların kesin kanunlarını görebilmektir.

Akıl hududu ötesindekilere akıl erdirmeğe çalışmak bir taşkınlık, akıl hududu içindekilere akıl erdirmekten acze ve ümitsizliğe düşmek ise şaşkınlıktır. Bunların her ikisi de uçurumdur. Tedavisi mümkün olmayan birer hastalıktır. Kuran diliyle birincisi dalalet ikincisi ise cehalettir. „

MÜNİR DERMAN (k.s.)


Platon, nasıl biliyoruz sorusuna “anımsıyoruz” şeklinde cevap verir ve şuna inanır:  Ruh ölümsüzdür. Bu ölümsüz ruh ölümlü bedene girmeden önce, gerçekler (idealar) dünyasını görmüştür. İnsanlar bilgiyle birlikte doğar ancak eğitimle anımsar. Platon “Devlet” kitabı diyaloglarında, bir hammalın geometri sorusunu çözebilmesini bu savına dayandırır. 


“Geometri, bizi öz varlıkla karşılaşmaya zorluyorsa, işimize yarar; yok, yalnız doğup ölen şeylerle yetiniyorsa, işimize gelmez.” “Geometri, değişmeyenin bilgisidir ve o, ruhumuzu öz gerçeğe yükseltmeye, bizde bilim sevgisi doğurmaya yarar. Gözlerimizi aşağılara değil, yukarılara çevirir.” “Geometride olduğu gibi astronomide de kendi koyacağımız problemlerle uğraşacağız. Gökte olup bitenler üstünde durmayacağız. Asıl istediğimiz, bu çalışmalarla ruhumuzun kavrayan yüzünü geliştirmek, onu yararsızken yararlı hale getirmektir.”

Platon, Devlet, 526 e. , 527 b. , 530 b


İdealar, “başı sonu olmayan”, “değişmeyen” ve “fiziksel olmayan” varlıklar olarak ifade edilebilir. Plato'nun idealarının ne olduğunu anlayabilmek için ezoterik ve gnostik anlayışın ne olduğunu bilmek gerekmektedir.


Bir fizikçi veya matematikçi birdenbire “aha” dediğinde Penrose bu nidanın “karmaşık hesaplamayla uyandırılmış” duygunun ötesinde bir şey olduğuna inanır.

Martin Gardner, “Önsöz”, Kral’ın Yeni Usu


-- { BAKARA (31) } --

Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi.
 
 “ Mevla Teâlâ, Hz. Âdem’e bütün eşyaların isimlerini hatta çanağı, kepçeyi ve kıyamete kadar icat edilecek bütün eşyanın isimlerini bütün lügatlarıyla öğretti. „

İBN ABBAS (r.a.)


İlber Ortaylı tarihin çapraz olarak okunması gerektiğini söyler. Yani tarihi bir olay hakkında fikir sahibi olmak için tek bir bakış açısı yerine farklı cephelerden çekilecek fotoğrafların sentezlenmesinin bizi asıl doğruya götüreceğini vurgular. Pek tabi ki bu sadece tarih özelinde böyle değildir.  


Rabbimizin bize bahşettiği akıl, neyi akledip neyi akledemeyeceğini akledebilecek kadar akıllıdır. Bu noktada cennetle müjdelenen sahabe efendilerimizden Hz. Ebubekir (r.a.) kendisine gelerek "Ey Sıddık ! Biz ne kadar uğraşırsak uğraşalım Allah'ı bir türlü idrak edemiyoruz." diyen kimselere verdiği veciz cevap dikkate şayandır.


“ İdrak edemeyeceğini idrak etmek, idrak etmek demektir. „

HZ. EBUBEKİR SIDDIK (r.a.)



csd


TARİHE DAMGA VURAN KİTAP KUR'AN


 

 

-- { DUHAN SURESİ (8-9) } --

( O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Yaşatır, öldürür. O, sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir. Fakat onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar.



 

 


avusturyalı matematikçi kurt gödel'in, 1931 yılında matematiğin "tam olmadığına" dair keşfidir. keşif şunu söylüyordu: "hiç bir aksiyomatik sistem tam değildir. yani sistem dahilinde oluşturulan teoremlerin en az birinin doğru olduğu, sistem içinde kanıtlamaz. bu nedenle doğru olup olmadığına karar verilemez."

işin türkçesi şuydu:

bir takım kabulleri esas alarak akıl yürütmeler sonucu inşa edilen her sistem, sistem içinde kalındıkça doğru olup olmadığına karar verilemeyen en az 1 sonuç içerir.

KURT GODEL


Tabi arzu ettikleri resmi görebilmek adına parçaları zorla birbirine uydurmak için köşesini başını kırpıştıranları, hiçbir yere oturtamadıkları parçaları görmezden gelenleri ve herşeye rağmen ortaya çıkan anlamsız garabetten oturup bir de gurur duyanları muaf tutuyorum. Onların zaten doğruyu ya da yanlışı bulmak gibi bir dertleri yok. Neye inanmak istiyorlarsa ona inanmaya devam edecek, gözlerine perde çekilmiş kendilerini üstün ve akıllı zanneden ama aslında akılsızların ta kendileri olan zavalllılar onlar.


[ARAF 179]

Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.


[BAKARA 13]

Onlara, “İnsanların inandıkları gibi siz de inanın” denildiğinde ise, “Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?” derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler.


[CASİYE 23]

Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın; (hâlini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?


Dolayısıyla benim lafım hayvanlardan dahi aşağıda ki şuursuzluk düzeyine inmekte ayak diretenlere değil, gerçekten akıl baliğ olanlara. Hatasında ve yanlışında körü körüne ısrar edenlere değil, bir noktaya gelip de bulduğu cevapların anlamsızlaştığını anladığında gittiği yolun çıkmaz sokak olduğunu kabul edebilenlere. Nefsini kınayabilenlere...


 

AKIL, NEFS ve YASAK AĞAÇ


 

 

Bunun cevabına yukarıda özellikle verdiğim 2 Ayet-i Kerimede yer alan hususlar üzerinden geçmek istiyorum. Bunların birincisi ateist aklın görmediğim şeylere inanmam diyerek reddettiği cinler, melekler vb. bizim göremediğimiz varlıklar.

İkincisi ise diğer Ayet-i Kerime de geçen "Allah’ın; (hâlini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü?" ifadesi. Yani, yüce Allah'ın herşeyin öncesini ve sonrasını (kaderini) eksiksiz olarak bilmesinin, insanın kendi iradesinin olmaması olarak yorumlanması.


Gelin şimdi yap-boz'umuzun dağınık parçalarını toparlayabilmek için linkimize tıklayalım ve zaman zaman yardım alacağımız beyaz tavşanımızın peşine düşelim.


KÜP


İnsanın kafasına bazı şeyler pek tabi ki takalacak ve bazı şeyleri daha somut olarak algılamak isteyecektir. Aşağıda verdiğim Ayet-i Kerime'de Hz. İbrahim'in (a.s.) şahsında bu duygunun pek tabii olduğunu anlıyoruz. Benim de zaten bu siteyi hazırlama sebebimin sizin için bazı şeyleri pek çok farklı yaklaşımla somutlaştırabilmek olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.


[BAKARA 260]

Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti...


 


 


 


Sümerlere ait bu kabartma da kanatlı bazı kimselerin ellerinde ki kozalaksı cisimleri bir ağacın yanında ki kanatsız kimselere verdikleri görülmektedir.


".. in every man there is an Eye of the soul which… is far more precious than ten thousand bodily eyes, for by it alone is truth seen… The Eye of the soul… is alone naturally adapted to be resuscitated and excited by the mathematical disciplines." Plato, Republic


İşte şeytanın insanoğlunu çekmek istediği nokta budur. Herşeyin aslına ve sırrına sezgileriyle vakıf olabilebileceği sanrısı. Gnosis denilen mistizm temelli bu kavramın evveliyatı binlerce yıl öncesine dayanmakta olup teferruatına sonra değiniriz. Bunun özellikle son 500 yıldır bilim ile harmanlanmasından ortaya çıkan kavram ise teosofidir.


[BAKARA 255]

...Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar...


 [İSRA 36]

Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.


Rabbimiz bizi


[ANKEBUT 2-3]

İnsanlar, "İnandık" demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler. Şanım Hakk’ı için biz onlardan evvelkileri ne fitnelerle imtihan ettik…


Kardeşlerim, Ayet-i Kerimede işaret olunduğu ve her imtihanda olduğu üzere bu imtihanda da ters köşe yapabilecek ve sadece konuya hakim olup püf noktaları bilenlerin çözebileceği kafa karıştırıcı ve çeldirici sorular var.


 Yap-boz metaforundan devam edecek olursak bazen, elinizde ki bir parça şekil şemal itibariyle bulunduğu konuma aitmiş gibi durabilir. Ama resim tamamlandıkça o parçanın üzerinde ki desenin bütünlüğü bozduğunu farkedersiniz. Bu noktada yapılması gereken anlamsızca inat etmeden o parçayı oradan söküp almaktır.

Bu sınavı diğer sınavlardan ayıran nokta ise kısmi puanlamanın olmamasıdır. Yani ya şeksiz şüphesiz tam anlamıyla iman sahibisinizdir ya da değilsinizdir. Hem müslümanım hem evrime inanıyorum diyemezsiniz. %99 iman diye birşey olamaz. Bu, tüm sorulara doğru cevap verilmesi gerektiği anlamına gelmiyor elbette. Cevabını bilemediğiniz ve akıl yetiremediğiniz sorulara kafanıza göre cevaplar uydurmak yerine "Bilmiyorum" cevabını joker cevap olarak vermelisiniz.


Herşeyin Teorisini çözebilmemiz için Rabbimiz bizleri gerek Ayet-i Kerimeler ile gerekse Hadis-i Şerifler ile desteklemiş ve ipuçları vermiştir. Bunlar yap-boz'un çözümünde yer alan kilit parçalardır bir anlamda. Eğer yerleştirdiğiniz parçalar bu parçalar ile çelişiyorsa boşa kürek çekiyorsunuz ve doğru sandıklarınızdan vazgeçmeniz gerekiyor demektir.


[NAHL 89]

….Bu kitabı sana her konuda açıklama getiren bir rehber, bir hidayet ve rahmet kaynağı, Allah’a gönülden bağlananlar için bir müjde olarak indirdik.


[SAD 29]

Bu bir mübarek kitaptır ki onu sana, insanlar âyetleri üzerinde iyice düşünsünler, akıl iz‘an sahipleri ondan dersler, öğütler alsınlar diye indirdik.


İbni Mes'ûd:

İlim ögrenmek isteyen Kur'an okusun; Zira Önceki geçenlerinde, sonra gelecek olan nesillerinde ilimleri Kur'an’da mevcuttur.

(Ali el-Müttakî, et-Tâc, I, 548, îbni Ebi Seybe (10/485)'nin rivayetinde)


Şimdi içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda arz üzerinde olup bitenleri, modern bilgi çağı denilen, insanların fen ve sosyal alanlarda zirvede olduğu iddaa edilen böyle ”aydınlık” bir devirde hiç sonu gelmeyen savaşları, dökülen kanları, dinmeyen gözyaşlarını, darbeleri, devrimleri, terör örgütlerini, her 6 saniyede bir çocuğun açlıktan neden öldüğünü, ülkemizde üretilen dini veya milli fitneleri, kaybolup giden sevgileri, darmadağın olan aile kavramını, embesilleştirilen gençliği vs. anlayabilmek için çözüm turumuza yavaş yavaş başlayalım.


1900 yılında düzenlenen beynelmilel mason kongresi zabıtlarında bu idealin ne olduğunu açıkça görmekteyiz.


Dindarlara ve mabetlere galebe çalmak kâfi değildir. Asıl maksadımız dinleri yok etmektir. Dinin yerini farmasonluk, mabetlerin yerini de mason locaları alacaktır.

(Mehmet Vedat Onat, Yakın tarihimizde masonluk üzerine bir derleme, s. 27, İstanbul, 1971.)

Bir örnek de yurtdışından verelim. Ateizmin  ve intihar oranlarının en yüksek olduğu yerlerden biri olan Güney Kore'den. Gelir seviyeleri hakkında bilgi vermemin abes olacağı bu ülke insanlarının düştüğü trajik durumu fotoğraflarda görebiliyoruz. Ne olduğunu algılayamayanlar için söyleyeyim. Burası insanları intihardan vazgeçirmek veya uzak tutmak için düzenlenmiş olan bir terapi salonu.


(Enam:125)

Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verirAllah inanmayanları işte böyle cezalandırır.


Yüksek yaşam standartlarına sahip olup da inançsız olan insanların eninde sonunda intihar fikrine sürüklenmelerini evrim safsatasının hangi argümanı açıklayabilir acaba ? Ya da antideprasan kullanım oranının en fazla olduğu ülkelerin neden en gelişmiş ülkeler olduğunu ?


Antidepresan demişken psikoloji ve psikiyatri denilen güdük bilim dallarından da bahsedelim. Psikoloji insanlara süslü cümleler vasıtasıyla, psikaytri ise dopamin vs. hormonların emilini baskılayan prozac kafasına bağlı antidepresan gülümsemesinden mütevellit geçici ve sınırlı rahatlamalardan ötesinin vadedemeyen kitap yığınlarından öte şeyler değildir. Hayatın, iyisiyle kötüsüyle sadece ve sadece bir imtihan olduğunu öğütleyen islami bakış açısını içselleştirmemiş bir kimse eninde sonunda depresyon illetinin pençesine düşmekten kendini kurtaramaz. Hayata misafir olarak geldiğinin farkında olan kimseyi de yalan dünyanın hiçbir zorluğu yıkamaz. Dopamin, oruç ve Ramazan hakkında ufuk açıcı birkaç satırı ikinci bölümde paylaşmayı düşünüyorum.

 
Yaratılış sanki bilgi çok kutsal bir engelin saygısızca aşılması anlamına geliyormuş gibi, bir tabu ihlali olarak bilinçli hale gelme eylemini temsil eder. Büyük bilince doğru atılan her adım Prometheusçu bir suç olduğu takdirde yaratılışın haklı olduğunu düşünüyorum. Tanrılar bilgi yüzünden ateşlerinden olurlar. Yani bu bilinçdışı güçlere ait bir şeyin bağlamından koparılıp bilinçli zihnin boyunduruğuna girmesi gibi bir şeydir. Yeni bilgiyi ele geçiren kişi, çevresindekilerinkine benzemeyen bir dönüşüm ya da genişleme acısı yaşar. Kendisini çağının insani düzeyinin üstüne çıkarmıştır. Fakat böyle yaparak insanlara yabancılaşmıştır ("bir tanrı gibi olacaksın"). Bu yalnızlık acısı tanrıların intikamıdır. Çünkü bir daha asla insanoğluna geri dönemez. Efsanelerde söylendiği gibi, kafkasların ıssız tepelerine zincirlenmiş (Prometheus), tanrılar ve insanlar onu terk etmiştir. CARL GUSTAV JUNG   İnsan makro ve mikro kosmozların arasında ki yegane bağdır. CARL GUSTAV JUNG

Algı yönetimi demişken yaşadığı entellektüelite taşımını ipek fular ya da tercihen papyon ve yuvarlak camlı gözlük ile dışa vuran ekran yüzü amcalara da dikkat çekmemek mümkün değil tabi. Anaximander'dan girip David Hume'dan çıkan bu illa ki ateist amcalar rol model olduklarına inandıkları ülkenin aydınlık gençlerine heyecan içersinde birşeyler anlatırlar. Ama artık bu amcalara birinin çıkıp demesi lazım ki ne apeiron kaldı ne de ampirizm (deneyselcilik). Kuantum çıktı eski çamlar bardak oldu azizim.


[HACC 8]

İnsanlardan öylesi de vardır ki, bir ilmi, bir yol göstericisi, aydınlatıcı bir kitabı olmadığı hâlde kibirlenerek insanları Allah’ın yolundan saptırmak için, Allah hakkında tartışmaya kalkar. Ona dünyada bir rezillik vardır. Ona kıyamet gününde de yangın azabını tattıracağız.


Ateistliği antik çağın filozofları ya da ortaçağın felsefeci ve bilim adamları üzerinden desteklemeye çalışan bu komik tipler 19. yüzyıldan önce ateizm diye birşeyin olmadığını bilmiyor olamazlar herhalde. Ya da bu insanların hemen hepsinin günümüz ateizminin ısrarla reddettiği metafizik alem ile içli dışlı olduklarını.

Yeri gelince anlatacağım. Şimdilik sadece ateizmin de aslında bir geçiş sürecine ait algı operasyonu olduğunun altını çizmeliyim. Bir yandan hristiyanlık ve islamiyetin yok edilmeye çalışıldığı diğer yandan bilim tapıncı ile budizm ve varyansı paganist inançların parlatıldığı bir süreç. Yogaların, kundalini reikilerin başrollerde yer aldığı bir süreç. 19. yüzyılda başlatılan bu sürecin en fanatiğinden örnek vereyim: 


Budizm uygarlığın sonunun ve yorgunlaşmasının dinidir. Hristiyanlığın önünde ise, uygarlık daha yoktur bile, onu, belirli koşullarda kuracaktır. Budizm, bir daha söylersek, yüz kez daha soğukkanlı, dürüst, nesneldir.

FRIEDRICH NIETZSCHE


 İlginçtir ki, tarihteki en militan ateistlerden biri olmasına karşın, Nietzsche tamamen din karşıtı değildi... Diğer bazı dinlerin pek çok özelliğine saygı ve hayranlık duymuştu; bunlar paganizm ve hatta Budizm'di.

JASON DE BOER


Bu posbıyıklının fikri altyapısında yatan evrimci ve öjenik canavara ilişkin bir alıntı ile devam edelim. Hoş ileride değineceğim üzere alıntıyı yaptığım kişinin fikirleri de ironik olarak bahsi geçenden çok farklı değil. Şeytan işini iyi yapıyor ne diyelim. Öjenizmin ne olduğunu da birazdan açıklayacağım. Ayrıca evrim teorisinin temelinin de ırkçılık, elitistlik ve kastçılık (kast sistemi) olduğunu da. Yahudi aklından ilham alanlardan daha azı beklenemezdi zaten.


Nietzsche varoluşun amacının kendisinin üstinsan diye adlandırdığı, her şeye gücü yeten bir bireyin üretimi olduğuna inandı. Bu üstinsan dikkatli bir kültürün ve yetiştirmenin ürünüydü; eğer zorla kitleden ayrılmaz, güç üretimi kutsallaştırılmazsa, birey ölümcül vasatlık düzeyine tekrar batacaktır. Sevgi, Nietzsche’ye göre, üstinsanın üretimi için feda edilmeli, ancak bu önemli insan tipini üretebilecek olanlar evlenmelidir. Hem soy hem yetiştirme bu üstün tipin ortaya çıkması için vazgeçilmez olduğu için, Nietzsche ayrıca aristokrasi yönetiminin erdemine inanıyordu.

MANLY P. HALL


Tibet'te Yedi Yıl veya Dalai Lama'nın yaşamını konu olan Kundun gibi filmler ile güzellemeleri yapılan sevgi ve aşk çocuğu budist rahiplerin bugün Arakan'lı müslümanlara yaptıkları akıl donduran vahşeti batının kör vicdanı göremez.

Uzun süre aç kalarak (riyazat) meditasyon yapan ve sonunda aydınlanan Buddha'nın (aydınlanmış kişi) öğretisine Dharma denir. Onu neyin aydınlattığına sonra geliriz. Peki nereden tanıdık geldi bu Dharma size ? Eğer izlemişseniz bir dönemin en popüler dizisi olan Lost'tan. Zaten bir dizi, bir film ya da bir kitap aşırı derecede popüler hale getiriliyorsa mutlaka içinde bir bit yeniği vardır. Herkesin izlediği ama nedense kimsenin bir halt anlamadığı ve saçma sapan bir finalle bittiğine de herkesin hem fikir olduğu bir diziydi. Baştan sona sembolizm ve metaforla dolu olan dizi aslında anlatmak istediğini pekala anlatmıştı. İzleyenlere de gerekli yükleme yapılmıştı. Zamanı gelince bu çağrışımlar beyinlerde algıya dönüşecektir. Lost adasından Gül ve Haç Tarikatı üstadlarından Francis Bacon'ın kitabı Yeni Atlantis'e ya da tevratta ki Jacop ve Esau'nın hikayesine oradan da Sümerlerin Annunaki'lerine doğru uzun bir yol vardı. Dizinin yapımcısı yahudi J.Jacop Abrams'ın elinin değdiği diğer projelerde zihinleri algı ve mesaj bombardımanına tutan yapımlar. Star Wars, Super 8, West World, Revolution, Fringe, Almost Human vs.

Dediğim gibi bir yandan hristiyanlık ve islamiyet bitirilmeye uğraşılırken diğer yandan da mistizm ve bilim sentezi öne çıkartılıyor. Tıpkı bir başka yahudi Dan Brown'ın kitaplarında olduğu gibi. Her kitabı ayrı birer algı makinesi olan yazarın kutsal kase üzerinden hristiyanlığı gömerken,  dinin aslında bilimle içiçe olduğu vurgusu eşliğinde zen budizmi ve Cern üzerinden mesajını verdiği Melekler ve Şeytanlar bunlardan biri. Tabi budizm falan kimsenin umrunda değil. Sadece bünyesinde barındırdığı bazı hususlar sebebiyle geçiş sürecinin bir başka argümanı da o. Çok karışık ve dağınık yazdığımın farkındayım. Ben de en az sizin kadar bir yerlerde toplayabilmeyi ümit ediyorum.

Çoğu kişinin bildiğini varsaydığım üzere aralarda paylaştığım kart oyunun ismi olan İlluminati'yi de popüler kültüre bu kitap kazandırmıştır. İlluminati ifşası yapan şaşkınlardan değilim merak etmeyin. Günümüzde illuminati diye bir örgütün olduğunu bile düşünmüyorum. Bunu kartlarda da görmek mümkün zaten. Geçmişte olanı da 1776 da falan kurulmamıştır. Detaylar çok da mühim değil.

Biz kuklaların değil kuklacının peşindeyiz zira. Bu kartlarda anlatılan ifsad faaliyetlerini asıl yürütenlerin, insanlığa tuzak kuranların, Hak ile batılın kıyamete kadar sürecek savaşında tam kazanıyoruz sanırken aslında kendilerini bekleyen hazin sona doğru koşuşturduklarının farkında bile olmayanların peşindeyiz.


[TARIK 13-17]

Şüphesiz o Kur'an, hak ile bâtılı ayırdeden bir sözdür. O, boş bir söz değildir. Şüphesiz onlar bir tuzak kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım. Artık sen inkârcılara mühlet ver; onlara biraz zaman tanı!


 


 


Peki bu manevi çöküşü nasıl yapıyorlar. Kardeşlerim hatırlarsanız ilk sayfada kendisi de bir yahudi olan eski İngiltere başbakanlarından Benjamin Disraeli'nin Coningsby adlı kitabında gizli bir yahudi örgütünün bankalar aracılığıyla dünyayı yönettiğinden ve komünist ve sosyalist partilerin başında yahudilerin olduğunu belirttiğinden bahsetmiştim. Hazır Benjamin Disraeli'nin kulağını çınlatmışken bunlara komplo teorisi diyebilecek aklıevvelleri dikkate alarak iki adet örnek vermek isiyorum.

1290 yılında İngiltere kralı I. Edward döneminde, şeytani varlıklar oldukları düşünülen yahudiler kraliyet fermanıyla ülke dışına atılmıştır. 350 yıl sonra masonların aracılığı ile geri dönmüşlerdir. Hatta 1880 yılında Benjamin Disraeli, İngiltere’nin isminin İsrail olarak değiştirilmesi için palemanetoya teklif bile vermiştir.

Bin yıl önce Hz. İsa’ nın (a.s.) katilleri oldukları gerekçesiyle yahudilerin bulundukları yerde öldürülmelerini emreden Papalık (Vatikan), bünyesine sızan masonların etkisiyle 1985 yılında yaptığı değişiklikle "Yahudiler, atalarından dolayı Tanrı tarafından halen sevilmektedir. Tanrı, verdiği armağanlardan ve yaptığı antlaşmalardan pişmanlık duymaz." denilerek yahudilerin “Tanrı’nın Seçilmiş Ulusu” olduğunu dolaylı olarak kabul etmiştir. Sonrasında Vatikan israil devletini de resmen tanımıştır.

(bkz. Vatican Council II, "Guidelines on Religious Relations With the Jews", I/ 747)

Hele bir de 16. yüzyılda Martin Luther ve John Calvin (Yahudi Ansiklopedisince, Encyclopedia Judaica, muhetemelen yahudi oldukları belirtilir) tarafından icat edilen protestanlık (Puritenler) mezhebine bağlı Evanjelizm kolu vardır ki bunların tamamen beyni yıkanmıştır.


 

Şimdi zihin açıcı birkaç soru ile devam edelim. Neden binlerce yıldır dünyanın dört bir yanında yaşamış kavimler tapınaklarını hep piramit şeklinde yapmışlardır ? Neden geçmiş medeniyetlerde geometri ile inanç hep iç içe olmuştur ? Neden tapınaklarında geometriye çok önem vermişler özellikle de altın oranı (1,618)(Φ, Phi, golden ratio) çok kullanmışlardır ?



Neden Amerikan Doları'nın üstünde de başlanmışın tamamlanması (annuit coeptis) yazılı bir piramit vardır ? Neden Leonardo Da Vinci, Rene Descartes, Jean-Jacques Rousseau, Isaac Newton, Francis Bacon, Micheal Faraday, Victor Hugo, Robert Boyle, Sandro Boticelli'ye gibi pek çok ismin üye oldukları masonlar ve gül-haçlılar gibi ezoterik örgütlerde de geometri çok önemlidir ? Neden masonlar Tanrı'ya Evrenin Ulu Mimarı der ? Ve son olarak neden yahudi mistizmi kabalada da geometri çok önemlidir ?


İnsanlardan ilk önce helak olacak olan, Faris'tir Sonra onların arkasından Arab gelir.

[ Ramuz El Ehadis s.161-2 ] 


 

"The Ancient Astronomers saw all the great Symbols of Masonry in the Stars. Sirius still glitters in our Lodges as the Blazing Star... He was Sirius or the Dog-Star, the friend and counselor of Osiris, and the inventor of language, grammar, astronomy, surveying, arithmetic, music, and medical science; the first maker of laws; and who taught the worship of the Gods, and the building of temples..."  albert pike morals and dogma
 
 

   gg