NEDEN İNANIRIM ? (6)

NEDEN BURADAYIM ? NEDEN VARIM ? NİÇİN YARATILDIM ?


İman, akıl hududu içinde olanların, akıl dışında ki bir kaynaktan geldiğinin şuuruna erebilmektir.

İlim, akıl hududu içinde ki tabii, ruhi ve içtimai olayların kesin kanunlarını görebilmektir.

Amel, imana ve ilme dayanan iradeyi harekete geçirmek, çalışıp çabalamak ve gayeye giden yolda sarsıntısız yürüyebilmektir.

Akıl hududu ötesindekilere akıl erdirmeğe çalışmak bir taşkınlık, akıl hududu içindekilere akıl erdirmekten acze ve ümitsizliğe düşmek ise şaşkınlıktır. Bunların her ikisi de uçurumdur. Tedavisi mümkün olmayan birer hastalıktır. Kuran diliyle birincisi dalalet ikincisi ise cehalettir.

MUHİDDİN İBN ARABİ


Biraz felsefe insanı ateizme sevkeder, derin felsefe ise inanca.

FRANCIS BACON


Ruhumda bir sonsuzluk fikri buluyorum. Ben sonlu bir varlık olduğuma göre, bu sonsuzluk fikrini ben getirmiş olamam. Çevremdeki varlıklar da ölümlü olduğuna göre, bu ölümlü varlıklar ölümsüz yaratıcı fikrini bana veremez. O halde bu sonsuzluk fikri benim aklıma, kendisi de sonsuz bir varlık tarafından konmuş olmalıdır. Bu varlık tanrıdır. Öyleyse tanrı vardır.

RENE DECARTES


KURT GODEL


Kardeşlerim hangi ırktan, hangi milletten hangi gelişmişlik ya da zeka seviyesinden olursa olsun insan aklının ürettiği sorular hep aynıdır. Bunlardan ilk sırada gelenler de şüphesiz başlığımızın içeriğini oluşturan sorularıdır. Bunun sebebi yaratılmış olduğumuz fıtrattan ötürüdür. Dolayısıyla yeryüzünde inançsız hiç kimse yoktur. Farkında olmasalar da ateistler de ateizm dinine inanmaktadır. Siz herhangi bir ortamda konu inançtan açıldığında "Ben inanmıyorum. Dolayısı ilede bu konulara kafa yormuyorum" deyip köşesine çekilen bir ateist gördünüz mü ? Mümkün değil. Bilakis onlar herkesten fazla söz söyleyip herkesi bastırmaya çalışırlar. Çünkü beyinlerini bir güve gibi kemiren adına varoluş sancısı dedikleri derin boşluğu doldurma çabası onları kamçılamaktadır. Aslında bu tükeniş pek çok şey gibi o çok inandıkları evrime de taban tabana zıt bir durumdur. Yeryüzünde bulunan yaklaşık 100 miyon canlı türü mutlu mesut yaşarken insan nedense beynini öğütecek sorular sormaya programlı olmaya evrimleşmiştir. Daha entresanı zekasal farklılıklardır. Her bir türe ait canlılar kendi yaşam alanlarında ihtiyaçlarını karşılayabilecek standart seviyede bir bilince sahipken insan nedense her bir birey için farklı bilinç seviyelerine sahip olarak doğar. Akli meleklerinin cevaplaya yetmeyeceği sorularla yüzleşmek zorunda kalır. Ve bunun ona hiçbir faydası yoktur. Ayrıca kalıtsal da değildir. Çok zeki bir ebeveynden sınır zekanın altında çocuklar dünyaya gelmesi sıradandır. Bir başka açıdan tüm canlıların belli periyotlarda üreme fonksiyonları aktive olurken insan nedense hayatını dengesizleştiren, sosyal düzeni alt üst eden bitmek tükenmek bilmeyen bir cinsellik açlık ve ve hormonal dengesizliğe evrilmiştir. Bunu yaparken de hayvanlar gibi son derece güzel tek tip üniforma yerine pek çoğunun standart güzelllik çizgisinin altında kalacak bir grafik şeklinde evrilmiştir. Doğada hayatta kalmak için hiçbir işine yaramayacağı gibi başına da bela olacak bu kadar özelliğe evrilen insan nedense kanat, pençe, hız, kabuklu deri  İnançlı insanlar onların sinirlerini bozar.


[RUM 30]

(Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.


Ayet-i Kerime’de insanın üzerine yaratılmış olduğu fıtrat olarak belirtilen Haniflik evreni vareden sonsuz güç sahibi bir yaratıcının var olduğuna inanmaktır. İnsan ister Amazon ormanlarında izole bir kabilede doğsun ister Manhattan’da bir gökdelende, İslamiyetin özü mahiyetinde ki bu fıtrat üzerine doğar. Daha sonrasında ise kendisine ulaşan vahiy nispetinde imtihana ve sorumluluğa tabi olur.


[İSRA 15]

Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.


Bugün ve geçmişte kendisine hiç vahiy ulaşmamış ya da yalan yanlış ulaşmış insanların durumu bazı insanların kendi dinsizliklerine sebep üretmek için uydurdukları şekilde, toptan cehenneme gönderilecekleri şeklinde değildir. Bu insanların akıbetlerinin ne olacağı hakkında islam alimleri çeşitli görüşler beyan etmiş olmakla birlikte şu an konumuz olmadığından detayına girmeye gerek görmüyorum.

Ayrıca kapı komşusu açlıktan ölüyo olsa bile merak edip halinden haberdar olmaya gayret göstermeyen günümüz insanının mesele inanca gelince şefkat duyguları tavan yaparak hümanist kesilmesi de şaşılasıdır. Ancak bu bugüne mahsus bir durum olmayıp tarihin her döneminde bir açık aramak için çırpınan kimseler var olagelmiştir.


[TAHA 51-52]

Firavun, "Ya geçmiş nesillerin hali ne olacak?" dedi. Mûsâ şöyle dedi: "Onlar hakkındaki bilgi Rabbimin katında bir kitapta (levh-i mahfuzda yazılı)dır. Rabbim yanılmaz ve unutmaz."


[ZİLZAL 7-8-]

Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.


Tıpkı firavun gibi bu kimselerin birçoğunun da derdi, bilmediğini öğrenme gayreti falan olmayıp cin fikirlilik yapabilme çabasından öte değildir. Ayet-i Kerime’de zikrolunduğu üzere herkesin durumunun en ince noktalarına kadar mutlak adalet sahibi Adil olan yüce Allah tarafından değerlendirileceğini bilmek bizim için yeterli olacaktır.


 [MUHAMMED 10]

Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Allah onları yere geçirmiştir; inkarcılara da onların başına gelenin benzerleri vardır.


Biz Rabbimizin işaret ettiği üzere geçmişte yaşamış ve günümüzde yaşamakta olan bu insanların varlığının bizim açımızdan bünyesinde barındırdığı hikmetlere bakacağız. Ve bu insanlar vasıtasıyla geçmişle kuracağımız köprüler bize enteresan çıkarımlar yapma olanağı sağlayacaktır.


İlk çıkarımımızı da hemen yapalım dilerseniz. Sizleri müslüman pigmeler ile tanıştırayım. Bu insanlar diğer bütün Afrikalı kardeşleri gibi sömürülen ve hakir görülen adına karanlık kıta denilen, yahudilerin şeytanın (samael) ilk geldiği yer olduğu için lanetli saydığı bir coğrafyanın evlatları. Onları gerçekte insan olarak bile gören yok. Batının beyaz tenli barbarları adına insansı maymunlar diyerek evrim teorilerinin en alt basamağına yerleştirdiği bu insanların kaynakları üzerinden elde ettikleri saltanat vasıtasıyla bugün bu insanları açlığa ve ölüme mahkum etmektedir. Akşama kadar balinalardan pandalara nesli tükenen hayvanların tellallığını yapan National Geographic vs. belgesel kanalları nesli tükenen insanlardan tek satır söz etmemektedir.

Çünkü onları insan olarak görmemekteler. Onlar, adının anlamı dost olan pigme OTA BENGA'yı evrimin kayıp halkası daha yakın geçmişe kadar hayvanat bahçelerinde sergileyenler vatandaşlarını köle olarak kullananlardır.  Bugün taktıları poker face maskeler hiç inandırıcı değildir. En basitinden kıytırık bir futbol maçında bile zenci bir futbolcunun ayağına top geldiğinde maymun sesleri çıkartıp sahaya muz atan insansı maymunları bunun somut örneğidir.

İşte söze başlarken tanıştırdığım batılı barbarların ölüme terkettiği bu güzel insanlar binlerce kilometre öteden gelerek kendileri ile lokmalarını paylaşan müslümanları görerek müslüman olmaya başlamışlardır. Benden hiçbir farkları olmayan hatta belki benden daha bile zeki insanlar ile din kardeşi olabilmenin mutluluğunu içimde hissediyorum. Elhamdulillah..



Birkaç kelimede evrim teorisi denilen ırkçı safsata hakkında konuşmak istiyorum. Evrim teorisi ırçılık değil diyenler şu grafiğe bakmalı ve neden evrimin illa afrikadan başlatıldığını ve neden sözde ilkel insanların ilk ulaştığı yerlerden birinin de o şartlarda ulaşılabilmesi bile imkansız olan Avustralya olduğunun iddia edildiğinin cevaplarını vermelidir. Sakın fosil kayıtları falan demeyin ileride göstereceğim apaçık sahtekarlıklar yüzünüzü kızartabilir.

Dilerseniz sorunun cevabını yıllardır batılı barbar ingilizlerin sömürgesi olan Avustralya'lı birinden alalım. Lily Brown, Avustralya’nın Gumbaynggirr kabilesi mensubu bir aborjin. Cambridge Üniversitesinden başarıyla mezun olan Lilly hem Cambridge hem Oxford Üniversitelerinden teklif almasına rağmen neden ülkesine dönmeyi tercih etmiş biliyor musunuz ? Kendi ifadesi ile “akıldışı “ boyutlara ulaşan ırkçılıkla mücadele etmek için. Benden bu kadar. Ne demişler. Lafın tamamı deliye söylenir.

 Evrim zavazingosunun kuramcısı Charles Darwin'den yapacağım alıntılardan sonra bunların çok da şaşılacak şeyler olmadığını göreceksiniz.


Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce avrupa, türkler tarafından işgal edildiğinde, avrupa milletleri nasıl risk altında kalmıştı, bugün avrupa'nın türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Kafkas ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde türklere karşı kesin bir galibiyet elde etmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, çok sayıdakı aşağı ırkın medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini  görüyorum.

Darwin, The Life and Letters of C. Darwin, Vol. I, 1888. D. Appleton and Company, s. 285-286


Yüzyıllar ile ölçülmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, neredeyse kesin bir şekilde, düyadaki vahşi ırkları tamamen ortadan kaldıracak ve onların yerini alacaklardır. Aynı zamanda, Profesör Schaaffhausen’in belirttiği gibi, insan biçiminde ki maymunların da soyları  hiç şüphesiz tükenecektir. Böylece insan ve en yakın müttefiki arasındaki uçurum da giderek büyüyerek, bugünki zenci ya da Avustralya yerlileri ile goril arasındaki fark yerine, kafkas ırkından çok daha medenileşmeiş olmasını umduğumuz bir insan hali ile, babun gibi ilkel bir maymunun arasındaki büyük fark haline gelecektir.

Charles Darwin, The Descent of Man, Chapter Six: On the Affinities and Genealogy  of Man


Bu hastalıklı teorinin fikri altyapısını biraz daha didikleyelim isterseniz. Gördüğünüz ingilterede bir mason locasından aldığım ekran görüntüsü. Kısaca evrim teorisi zımbırtısını yumurtlayan Charles Darwin'in dedesi, amcası ve kuzeninin locaya kayıtlı olduğu kendisinin de büyük ihtimal kayıtlı olabileceğini söylüyor. Zaten aslında dedesi Zoonomia isimli kitabı ile teorinin fikir babalarından olduğunu ortaya koymuştur. Armut dibinden ırağa düşmemiş vesselam.

Yahudiliğin de, yahudiliğin uydusu olan masonluğun da, yahudiliğin bir başka uydusu olan prütenliğin de (protestanlık, evanjelizm) nasıl birer ruh hastalığı olduklarını ileride anlatacağım. Öğrenecek olduklarınızın hayata bakışınızı tamamen değiştireceğinden emin olabilirsiniz. Şimdilik bu ruh hastalığının ırkçılık üzerinden dışa vurumu olan birkaç alıntı ile devam edelim.


Yahudilerin ikinci Musa dedikleri kabalist haham Ibn Mimonedies:

Kuzeyde dolaşan Türkler, güneyde ve ülkemizde yaşayan Sudanlılar (kushites) bunlardandır. Ben bunları insanın aşağısında olan, insan şekline sahip  ama mental beceri olarak da maymun insan arası mantıksız varlıklar olarak görüyorum.

Guide for the Perplexed, Book III Chapter 51 p. 385


Siyonizmin fikir babalarından Ahad Ha'am:

Yaratılış merdiveninde farklı basamaklar olduğunu herkes doğal olarak kabul eder; önce inorganik nesneler, bitkiler ve hayvanlar âlemi, sonra konuşan yaratıklar ve hepsinin üstünde ya­hu­diler."

 (Sources de la Pensee Joive Contenporaine, sf. 49)


İsrail Eski Başbakanı Yitshak Shamir

Ağaçlardan inen insanlardan meydana gelen ulusların dünyanın liderliğini üstlenmeleri kabul edilebilecek bir şey değildir. İlkeller nasıl kendilerine ait fikirlere sahip olabilirler? Birleşmiş Milletler'in kararı bir kez daha bize göstermiştir ki, biz diğer uluslar gibi değiliz.

Yediot Ahronot Gazetesi, November 14, 1975, Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, sf. 193


New England'daki ilk büyük soykırım hareketlerinden biri, 1637'de Pequot Kızılderilileri'nin yok edilmesiydi. Sömürgeci Püritenlerin, uyguladıkları bu vahşeti göklere çıkaran resmi açıklamaları ise şöyleydi: ‘

Yeryüzü cennetinde Tanrı'nın istemediği bu Pequot yerlileri temizlendi. Öyle ki, şükürler olsun, artık Pequot ismi taşıyan kimse kalmadı.' Bugün, 'Tanrı'nın izni altında' yurduna bağlılık yemini eden her Amerikan çocuğu, aslında, bu katliamı uygulayan Püritenlerin taşıdığı retoriği ve Eski Ahit'ten  kaynaklanan düşünceyi ödünç almaktadır. Püritenlerin Eski Ahit'ten aldıkları düşünce ise şudur: 'Bilinçli bir biçimde, Tanrı'nın seçilmiş halkına ait olan Vaadedilmiş Topraklar'daki Kenan halkını yok etmek'. Katliamı uygulayan Püritenler, yaptıkları işi tümüyle dini liderlerinin kontrolünde gerçekleştiriyorlar, kutsal misyonlarını yerine getiriyorlardı. Öyle ki, kızılderili erkek, kadın ve çocuklar tümüyle Eski Ahit emirlerine göre katlediliyorlardı. Kendi kullandıkları Tevrat deyimlerine göre, Püritenler, kızılderili çadırlarını 'kızgın ateşli fırınlara' döndürüyorlar, içindeki kurbanları Tevrat deyimiyle 'olabilecek en kötü ölümle' öldürüyorlardı. Bir başka Tevrat ayetinin deyimiyle ölenler 'ateşin içinde kızarıyor, ancak oluk oluk akan kanları ateşi söndürüyor'du. Katliamı uygulayanlar ise 'Yehova'nın övgüsüne layık' oluyorlardı. 

George Washington, 1783'de şöyle yazmıştı:

'Bizim yerleşim bölgelerimizin yayılması, belli bir şiddet gerektirecektir; aynı bir kurt gibi. Şekillerimiz tümüyle farklıdır ama her ikimiz de avcıyız.'  Bu sözlerin sahibi Washington resmi literatürde 'pragmatik' olarak tanıtılır. Öyledir, baskı, hile ve tehditle Kızılderili topraklarını yok pahasına satın almıştır. Thomas Jefferson ise John Adams'a kehanette bulunarak Kızılderililer'in vahşet ve sefalete maruz bırakılacaklarını, savaş nedeniyle sayılarının azalacağını ve kendi istekleriyle dağlara gitmeyi seçecekler tabii onlar isteyince biz de onları oralara süreceğiz! demiştir. Aynı yöntem daha sonra Kanada'da da izlendi, yerliler Afrika'ya veya Karaibler'e sürüldü. Sömürgecilerin uygulamalarını onları izleyen tüm önemli devlet adamları devam ettirdi. Theodore Roosevelt'den, 1991'de Körfez katliamını düzenleyen George Bush'a kadar hepsi 'dünyanın egemen ırkları'nın çıkarları için' savaşta vahşet hakkı olduğunu savundular. Öyle ki, Winston Churchill zehirli gazın 'medeni olmayan kavimlere' karşı kullanılabileceğini savunmuştu.


Anglo-İsrail hareketi, 1837'de İngiltere'de başladı. John Wilson adlı 'nonconformist' (bağımsız protestan) bir rahip, Eski Ahit'te anlatılan ve Jacob'un (Hz. Yakub), oğlu Joseph'a (Hz. Yusuf) ebediyen zaferle dolu bir kader vaad ettiği hikayeyi değişik bir biçimde yorumladı: Wilson, Joseph'ın zaferle müjdelenmiş soyunun İngilizler olduğunu öne sürdü. Ona göre, İngilizler, açıkça Joseph'ın soyundan geliyorlardı. Şöyle ki; İsrailoğulları'nın on kabilesi, Asurlular tarafından MÖ 8. yüzyılda İsrail'den sürülmüşlerdi. Daha sonra bu kabileler kaybolmuş ve akibetleri tarihin derinliklerine gömülmüştü. Ama, Wilson'a göre, İsrail'in 'On Kayıp Kabile'si artık bulunmuştu: Bu 'kayıp' Yahudiler, İngiltere'nin Anglo-Saksonları'ydı. Gerçi İngilizler'in fiziksel özelliklerinin Yahudilere uymadığı şeklinde bir itiraz gelebilirdi ama Wilson ve öğrencileri buna karşı da ustaca bir açıklama getiriyorlardı: Yahudiler orjinal olarak aslında aynı İngilizler gibi sarışın insanlar olmalıydılar. Çünkü Kutsal Kitap, David'in (Hz. Davud) 'kızıl saçlı' olduğunu söylüyordu! Kısacası, Anglo-Saksonlar da gerçek birer Yahudiydiler; yani Tanrı'nın seçilmiş ırkındandılar.

Beyaz olmayan ırkların, Tanrı'nın isteğine uygun olarak yok edilmesi düşüncesi, kuşkusuz Josiah Strong'un kendi başına geliştirdiği bir düşünce değildir. 'Tanrı, kendi halkına yer açmak için, diğerlerinin yok edilmesini istedi' cümlesi, Püriten din adamlarınca söylenmiştir. Bir başka Püriten, 'Tanrı, aralarında hastalık yayarak Massachusetts'deki Kızılderililer'in sayılarını 30 binden üçyüze indirmemizi istedi' demişti. Benjamin Franklin, daha sonra aynı düşünceyi savunacak ve otobiyografisine şöyle yazacaktı: 'Yerlilere içirdiğimiz rom içkisi Tanrı'nın bu pislikleri (Kızılderililer'i) yeryüzünden kaldırmak için yaptığı planın bir parçasıydı'. İngiliz kolonicileri, biyoloji kuralları (Sosyal Darwinizm) ile ispatlanmaya çalışılmadan çok daha önce de kendilerinin seçilmiş halk olduğuna inanıyorlardı. 


Etiyopyalıları aşağı ırk olarak kabul edip İtalyanlar gibi üstün bir ırk tarafından yönetilmenin onlar için bir şeref olduğunu söyleyen Mussolini'den, Şiilerin Sünnilerden farklı olarak seçkin bir topraktan yaratıldığını söyleyen Humeyni'ye kadar örnekler rahatlıkla çoğaltılabilinir. Son söylediğim özellikle dikkatinizi çekti ise Şiilik özellikle de Humeyni'nin mezhebi olan Caferilik hakkında yahudilerle kesişen yollara ve akıl durduran inançlarına ilişkin duymanız gereken çok enteresan şeyler var demektir.

Not : Humeyni'ye göre takiyyesi olmayanın dini de yoktur. Yani Sünniliği bitirip Şiiliği yaymak için gerekirse inandığından farklı konuşarak yalan söylemek zorundasındır. Turan Dursun da caferidir.


  Tekrar konumuza dönecek olursak hem kendimiz üzerinden yaptığımız değerlendirmede hem de insanoğlunun binlerce yıllık yeryüzü serüveni üzerinden yaptığımız gözlemlemelerde fıtratımıza kodlanmış bir yaratıcının var olması gerektiği idrakini ve doğal olarak bu fikre doğru bir yönelimi görmekteyiz. Bize dayatılmaya çalışılan dinlerin kaynağının Antik Sümer’e dayandığı iddiasını komik diye nitelendirmek bile abes kaçar. Tarihin bir noktasında insanların avcı-toplayıclılıktan tarım toplumuna geçmelerine müteakip can sıkıntısından olsa gerek bir anda kompleks dini inançlar geliştirdiğine inanmak nasıl bir şaşkınlıktır. İnanç gibi son derece bilişsel derinliği olan soyut bir süreci bu kadar basite indirgemek nasıl bir alıklıktır. Zaten Sümerli’lerde herhalde aceleden olsa gerek yaratılış kısmını biraz baştan savmışlardır. Nereden geldiği belli olmayan bir ilksel deniz vardır mesela. Sonra bu denizden tanrılar oluşur falan. Fantastik şeyler. Tam bir akıl tutulması. Oysa ki Sümerli adam da seninle benimle aynı beyne aynı akla sahipti. Nasıl böyle bir şeye inanabilirdi ki. Ya da insanvari sosyal ilişkilere sahip binlerce tanrı kavramını nasıl sistematikleştirmiş olabilirlerdi ki. Sihirbazların koruyucusu Enki bunlardandır örneğin. Tabi bunlar sihir-büyü-maji denilen şeylerin panayırda şapkadan tavşan çıkartan mandrakelerin yaptıkları olduğunu sandıklarından mıdır nedir kurcalamazlar pek. Ya da kurcalanmasını istemiyorlardır belki de ???



Kimler mi ? Gelin hızlıca 100 senedir bu ükeyi dinsizleştirip yok etmek isteyenlerin izini sürelim.

Mustafa Kemal'in talimatıyla Ankara Üniversitesi'ne yahudi birçok akademisyen yerleştirilir. NASIL İNANIRIM ? bölümünde Oryantalizm'i anlatırken değineceğim üzere İlahiyat fakültesine varıncaya kadar islamiyeti ifsad etmek için eğitim veren bu kurumdan yolu geçenlerden biri de tek kelime çivi yazısı bilmediği halde dünyaca ünlü sümerolog yaftasıyla önümüze servis edilen ama aslında sadece arşivci olan Muazzez İlmiye Çığ'dır. Ankara Üniversitesi'nde yahudi Hans Gustav Güterbock ve bir başka yahudi Benno Landsberger 'tan eğitim alan, yıllarca İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde yahudi Samuel Noah Kramer ve yahudi Fritz Rudolf Kraus ile çalışan, masonların alt kuruluşu Rotary Klüp'ten ödül alan bu vatandaş kariyerinin ve eğitiminin zirvesine ulaştığını düşünerek islamı ifsad çalışmalarına başlamıştır. Hocası Samuel Noah KRAMER' in Tarih Sümerde Başlar isimli kitabını Türkçe'ye çevirdikten sonra bireysel ifsad çalışmalarına başlamıştır.

Çalışmasında başörtüsünün kaynağını son derece bilimsel bir akıl yürütme ve nitelikli çıkarım ile Sümer'de ki tapınak fahişelerine bağlayan bu dahi şahıs demek ki bundan 5000 sene sonra yaşayıp saçı sakalı birbirne karışmış hippilerin yatağı Cihangir'i araştırsa, buranın DAEŞ'in merkez üstü olduğunu iddaa edebilirmiş. Kitap acınası derecede komik bir muhteviyata sahip. Kur'an'da geçen bazı hususların önceki kavimlerin inanç kartelalarında da yer aldığını bulmanın derin hazzını yaşayan bu canlıya birisinin çıkıp asıl normal olanın bu olduğunu söylemesi lazım. Belli ki kendi akledemiyor.


[AL'A 18-19]

Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki kitaplarda, İbrahim ve Musa'nın kitaplarında da vardır.


Hiç kitap falan yazıp uğraşmasına gerek yoktu. Kur'an zaten birçok yerde kendilerine gelen vahyi perperişan edip kafalarına göre şekilden şekile sokan kavimlerin akıbetlerini anlatmaktadır. Asıl tam tersi olsaydı mantıksız olurdu. İnsalık gidipte eski kavimlerin inançlarında islamiyetin bozulmuş esintileri bulamasalardı bunların birşeyden haberi yokmuş ki noktası akılları kurcalardı. Ki ayrıca yazıyı Sümerliler falan da bulmamıştır. Hz. Adem (a.s.)'den itibaren bazı peygamberlere sahifeler gönderilmiştir. Bunlardan özelliklle Hz. İdris'e (a.s.) gönderilen bilgilerden ileride bahsedeceğim.


[ALİ İMRAN 7]

O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.


Kitabın bir başka yönü ise çok alakasız konular hakkında ilişki kurabilmek için şuursuz fikir ifrazatı yapılmasıdır. Ayetlerden kafasına göre anlamlar çıkarmakta uydurma hadisleri kaynak olarak göstermektedir. Bu hadislere de kaynak olarak kimi gösteriyor dersiniz. Turan Dursun. Bozacının şahidi şıracı.

Turan Dursun’un hayatı ve kitaplarındaki metodun eleştirisi

 “Allah’a inanıyordum. Ancak deneyimler yaptım kendi kendime. Su dolu kovanın içine süpürgeyi batırıp duvara sürdüm. Şekiller bir rastlantı.. Dünya’nın oluşumu da öyle olmasın.. Bu arada o da tümden silindi.”

Yüzyıl Dergisi, Sayı 6



Mahunt, Roma Kilisesi tarafından Hz. Muhammed'in (s.a.v.) isminin kullanılmasının yasaklanarak onun yerine kullanılmasını emrettiği lakaptır. Kilise ayrıca müslümanların telegard adında bir şeytana taptığı, telegardın da daha sonra baphomet'e dönüştüğü palavra ve propagandasını yapmıştır. Günümüzde kaybolup gitmiş ve kimsenin duymadığı mahunt lakabını yakın tarihte Salman Rüşdi tarafından Şeytan Ayetleri romanında kullanılmıştır. Neden ?

 

 


[BAKARA 260]

Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti...


Hz. İbrahim (a.s.) üzerinden işaret edildiği üzere insanoğlu inanmak konusunda somut bazı hususlara ihtiyaç duyar. Bu sebepledir ki peygamberler mucizelere sahiptir. Yine bu sebepledir ki son Peygamberin (s.a.v.) ümmeti olan ve onun devrinde yaşayıp mucizelerine bizatihi şahitlik edemeyecek durumda olan bizler için Rabbimiz (c.c.) Kur-an’ı Kerim’i mucizelerle donatmıştır.


[ANKEBUT 50-51]

Dediler ki: “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Sana indirdiğimiz ve onlara okunmakta olan kitap, (mucize olarak) kendilerine yetmedi mi? Bunda iman edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve öğüt vardır.


Nasıl ki müşrikler gözleriyle gördükleri halde, ayın yarılması vb. mucizelere sihir vs. demiş ve sürekli başka mucizeler istemiş sonunda da imansız olarak geberip gitmişlerse bu çağın müşriklerine de hangi mucizeyi getirirsek getirelim inanmayacaklardır. Ama biz üzerimize düşeni yapmakla mesulüz. Örneğin içerdiği apaçık mucizeleri ileride açıklamak üzere aşağıda ki Ayet-i Kerime’yi not düşerek devam edelim.


[ENAM 35]

Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı…


Dolayısıyla antik çağlarda yaşamış bu insanların sahip oldukları inanç sistemlerini oluşturmak ve idame ettirmek için bir yerlerden etkilendikleri ve bunlara inanmalarını sağlayan bir motivasyonlarının olduğu çok açıktır. Sümer inanışının detaylarını inceleyerek bu inancın köklerinin ve motivasyonunun ne olduğu hakkında ileride çok ilgi çekici saptamalarda bulunacağım inşallah. Sümer ve Yunan medeniyeti özelinde yapacağım bu saptamalar aslında tarih boyunca farklı inançların ne şekilde vücuda geldiği hususunda da yol gösterici olacaktır.

 Vaha Kuramı’nın sahibi, Avustralyalı Marksist Arkeolog Gordon V. Childe Kendini Yaratan İnsan isimli kitabında Yenitaş Devri’ne ait bir siyasetten ve dinden söz etmeye gerek olmadığını, böyle bir düşünsel seviyenin ve örgütlenmenin hiç var olmadığının ileri sürülebileceğini söylüyordu. Childe’a göre sosyal organizasyon ancak tarım yapılmaya başlanmasıyla ve şehirlerde oluşabilirdi.

Kardeşlerim Göbeklitepe diye bir yer var hiç duydunuz mu bilmem. Eğer duymamış iseniz bu beni çok da şaşırtmaz. Zira insanlık tarihi ile ilgili tartışmasız en önemli keşfi olan bu yeri, nedendir bilinmez hak ettiğinin 1000 de 1 i kadar bile duyamazsınız. Tam 54 yıldır kazı çalışması yürütülen dünyanın en eski yerleşimi olan bu yer 2012 senesinde UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine lutfen girebilmiştir.

Mısır medeniyetinin ve piramitlerinin sözde gizemini gözümüze gözümüze sokmaya çalışan bu aynı zamanda da Sümer Medeniyeti Safsatası’nın pazarlayıcıları nedense binlerce yıl daha eski olan Göbeklitepe’ye karşı aynı ilgiyi göstermemekteler. Safsatalarını yerle bir ettiği için midir bilinmez.

Sadece Göbeklitepe olsa yine iyi. Çok enteresa biçimde Göbeklitepe'nin yakın çevresinde konumlanmış ve kuruluş dönemleri hemen hemen aynı olan (M.Ö. 10000) Körik Tepe, Hallan Çemi, Tell Abr, Jefr el Ahmar, Şeyh Hasan, Mureybet, Qermez Dere ve Nemrik gibi yerleşimlerin de adını bile duymadığınıza eminim. Ne de olsa tarih Sümerler'de (M.Ö.4000) başlar .

Pişkinlikte sınır tanımayan ifsad çetesi, National Geographic isimli zurna dergilerinin kapağından da görebileceğimiz üzere dinlerin merkezini Sümer'den Göbeklitepeye kaydırarak yollarına devam etmişlerdir. Kapitalizmin ağababalarından yahudi Laurance Rockefeller'in üyesi olduğu National Geographic Society'nin yayın organından daha fazlasını beklemek abesle iştigal olur zaten. İfsad amaçlı yayın National Geographic dergisi ve televizyon kanalı ile yolumuz zaman zaman kesişmeye devam edecek. Tabi bu sadece elle tutulur bir örneklendirme olması babından yaptığım bir seçim. Yoksa yahudi tekelinde ki devasa medya imparatorluklarında daha ne gazeteler, dergiler ne tv kanalları var ifsad saçan.

Bu Göbeklitepe ile ilgili sözde bilim adamlarımızın cevabını aradıkları sorulardan biri nedir biliyor musunuz ? Acaba bu insanlar bu mabedi neden gömdüler. Pardon ?! Gerçekse çok komik, şakaysa hiç komik değil. Daha sadece % 5' inin açığa çıkartıldığı düşünülen bu alanın, yüz binlerce hatta belki milyonlarca metreküp toprak kullanılarak bu insanların kendileri tarafından kapatıldığını düşünmek için insanın ya akılsız ya da art niyetli olması gereklidir ? Onlar ne masal anlatırlarsa anlatsınlar. Burada yaşamış olan kavim kimlerdir bilinmez. Ama ben sizlere hikayesi Göbeklitepe'ye çok benzeyen Ad kavminin gerçek hikayesini hatırlatmak istiyorum.


[FUSSİLET 15]

Âd kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, “Bizden daha güçlü kim var?” demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.


[FECR 6-8]

Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi? 'Yüksek sütunlar' sahibi İrem'e? Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi.


[AHKAF 24]

Derken, onu (azâbı) vaadilerine doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, ‘Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler. Hayır, o, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgâr; onda acı bir azap vardır.


 [HAKKA 6-8]

Âd halkı ise dehşetli bir kasırga ile yok ediliverdi.  Allah o kasırgayı ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine gönderdi. Öyle ki (orada bulunsaydın), o kavmi devrilmiş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün. Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun?


Ad kavmi müfessirlerce Yemen ve Umman arasında yaşamış oldukları belirtilen bir kavimdir. Yüksek sütunlu İrem şehrinde ikamet eden bu kavim ulamış oldukları gelişmişlik ile hadleri aşmıştı. Bunun sonucunda kulakları patlatan ve 7 gece 8 gün süren bir kasırga ile yok edilen kavimden geriye aynı zamanda akıbetlerinin anlatıldığı surenin de adı olan AHKAF yani kum tepeleri kalmıştı.

1992 yılında arkeologlar Nicholas Clapp ve Juris Zarins yönetiminde bir ekip adı geçilen bölgede yaptılan kazılarda adına Kumların Atlantisi Ubar adını verdikleri bir yer buldu. Yaklaşık 12 metrelik bir kum yığının altında bulunan bu şehrin kaşiflerinden Nicholas Clapp ve Juris Zarins kazılarda buldukları sütun ve kulelerin bu yerin Kuran'da adı geçen Sütunlar Şehri İrem olduğuna yönelik kanıtları güçlendirdiğini ifade etmişlerdir. En doğrusunu yüce Allah (c.c.) bilir.

Dolayısıyla Göbeklitepe hakkında abidik gubidik soruların peşinde koşuşturan şaşkınlara söyleyecek sözüm yok benim. Ki onlar Mayaların da yaşadıkları devasa şehirleri neden bir anda terkedip gittiklerini araştırıp dururlar. Ama tanrılara kurban edilen insanların kemikleri bulduklarında hiç demezler ki bu insanlar işledikleri zulümler ve sapkınlıkları neticesinde helak olup gitmişlerdir.


[HACC 45]

Nice memleketler vardı ki, zulüm yaparlarken biz onları yok ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır. (Geride) Nice terkedilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar (bırakılmıştır.)


[TAHA 128]

Yurtlarında dolaşıp durdukları, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.


Kardeşlerim bir an durun ve düşünün Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) öncesinde yaşamış ve çok daha gelişmiş birçok medeniyet nasıl olmuş da bugünlere ulaşamamıştır. Çünkü enterasandır ki Rabbimizin (c.c.) imtihanın boyutunu değiştirmesi ve toplumların helakını ahir zamana ertelemesiyle birlikte kurulan kıytırık yerleşim yerleri bile gelişmeye devam ederek kolaylıkla bugünlere ulaşabilmişlerdir.


Kavimlerin helakı konusuna ve Göbeklitepe'ye oldukça ilgimi çeken bir husus ile veda etmek istiyorum. Dediğim gibi bu yer açık ara ile şu ana kadar insan yerleşiminin tespit edildiği en eski yerdir.


[HUD 44]

“Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök! Tut suyunu” denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi de Cûdî’ye oturdu ve “Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!” denildi.


[ANKEBUT 15]

 Biz de onu (Nûh'u) ve gemide bulunanları kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık.


İkinci Adem olarak kabul edilen Nuh (a.s.) ile ilgili ayete göz attığımızda tufandan sonra geminin Cudi'ye oturduğu söylenmektedir. Muhtemelen pek çoğunuz gibi ben de önceleri ayette Cudi Dağı ifadesinin geçtiğini sanıyordum. Ama aslında ifade sadece Cudi'ye oturdu şeklinde idi. Başka birşeyi araştırırken karşıma Göbeklitepe'nin çok yakınında yer alan ve bazı uygarlıkların kalıntılarının da bulunduğu Cudi Dağı, Cudi Deresi ve Medinet-ül Cudi (Cudi Şehri) diye anılan bir bölge çıktı. Yorum yapmadan en doğrusunu yüce Allah (c.c.) bilir diyor ve geçiyorum. Resimde yine bu iki yere çok yakın olan Hz. İbrahim'in (a.s.) ateşe atıldığı yeri de işaretledim. Zira yolumuz mucizelere açılan kapıdan geçerken oraya da düşecek.

Biraz daha felsefi bir pencereden baktığımızda görürüz ki yaratıcı inancı gibi soyut bir kavramın insan aklınca üretilebilmesi mümkün değildir. Dahası bilinç denilen şeyin de kafatasımızın içinde ki et parçasında nasıl oluştuğu hakkında bile en ufak bir fikrimiz yok. Yaratıcı inancının, kapalı sistem evren şartlarında kendimizce oluşturulamayacağına dolayısıyla da bu inancın kaynağının bizim dışımızdan bize ilham edildiğini matematiksel olarak kanıtlayan Kurt Gödel’in Eksiklik Teoremine geçmeden önce aynı nazariyenin izahatı farklı bir çerçevede yapmış olan modern bilimin ve felsefenin kurucularından Descartes’e kulak verelim.


Ruhumda bir sonsuzluk fikri buluyorum. Ben sonlu bir varlık olduğuma göre, bu sonsuzluk fikrini ben getirmiş olamam. Çevremdeki varlıklar da ölümlü olduğuna göre, bu ölümlü varlıklar ölümsüz yaratıcı fikrini bana veremez. O halde bu sonsuzluk fikri benim aklıma, kendisi de sonsuz bir varlık tarafından konmuş olmalıdır. Bu varlık Tanrıdır. Öyleyse Tanrı vardır.

Rene Descartes


tüm insanlığın hepimizin aklına gelen sorular zamane entellerinin kaçınılmaz tramvası olan varoşluşsal

… Akl› sadece beyin fonksiyonu olarak y›llarca aç›klamaya çal›flt›ktan sonra, bir kiflinin, varl›¤›m›z›n iki önemli unsurdan meydana geldi¤ini savunan hipotezi benimsemesinin daha mant›kl› oldu¤u sonucuna vard›m... Akl›, beynin içindeki sinirsel ifllemler baz›nda aç›klaman›n oldukça imkans›z olaca¤› kesin gözüktü¤ü... için, varl›¤›m›z›n iki önemli unsur (madde ve ruh) aç›s›ndan aç›klanmas› gerekti¤i sav›n› seçmek zorunda kal›yorum.

Wilder Penfield, Akl›n Esrar›: ‹nsan Beyni ve Bilinç Üzerine Kritik Bir ‹nceleme/ The Mystery of the Mind: ACritical Study of Consciousness and the Human Brain, Princeton, New Jersey Princeton University Press, 1975, s. 123

Belirli bir kimseye onun insan kimli¤ini veren nedir? Bir dereceye kadar vücudunu meydana getiren atomlar m›d›r? ‹nsan kimli¤i atomlar› meydana getiren elektron, proton ve di¤er partiküllerin özgün seçimine mi ba¤l›d›r? Bunun böyle olmad›¤›n› gösteren en az›ndan iki neden vard›r. Birincisi, yaflayan herkesin bedenini meydana getiren materyalde aral›ks›z bir de¤iflim vard›r. Bu, her ne kadar do¤umdan sonra yeni beyin hücreleri meydana gelmese de, bir kimsenin özellikle beyin hücreleri için de geçerlidir. Do¤umdan beri her bir hücrenin ve vücudumuzu meydana getiren maddenin hemen tamam› defalarca de¤ifltirilmifltir. ‹kinci neden kuantum fizi¤inden gelir... E¤er bir kimsenin beynindeki bir elektron bir tu¤ladaki di¤er bir elektronla de¤ifltirilse idi, sistemin durumu bir önceki ile tamamen ayn› olurdu, adeta ay›rt edilemezdi. Ayn› fley protonlar ve di¤er bütün parçac›klar için de geçerlidir. E¤er bir kimsenin bedenindeki tüm madde bu evin tu¤lalar›ndaki uygun parçac›klar ile de¤ifltirilse idi, tam anlam› ile hiçbir fley fark etmezdi."

Roger Penrose, The Emperor's New Mind, Penguin Books, 1989, s. 24-25

Bilinç bana göre, öylesine önemli bir olgu ki, karmafl›k hesaplamayla 'rastlant›' sonucu ortaya ç›kan bir kavram oldu¤una inanamam. Bilinç, evrenin varoluflu gerçe¤ini, onun sayesinde anlad›¤›m›z bir olgudur.

Roger Penrose, The Emperor's New Mind, Penguin Books, 1989, s. 580


[ARAF 172]

Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.

[AHZAB 72]

Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.

[BAKARA 31]

Âdeme bütün isimleri öğretmişti. Sonra onları (onların delâlet etdikleri âlemleri, eşyayi) meleklere gösterip: « Eğer doğru söylüyor iseniz (her şeyin iç yüzünü biliyorsanız) bunları adlarıyla bana haber verin » demişti.

[BAKARA 255]

…Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.

[KEHF 54]

Şüphesiz biz, bu Kur'ân'da insanlara çeşitli mânâları türlü misallerle açık olarak verdik. İnsan ise, her şeyden çok mücadelecidir (tartışmacıdır).

[YASİN 77]

İnsan, bizim, kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir.

RESULÛLLAH (S.A.V.)

“…Yedi göğün Kürsî'ye olan nispeti, ancak geniş düzlük bir arazide (bir çölde) bırakılmış bir halka gibidir. Arşın Kürsî'ye büyüklüğü/üstünlüğü ise bu geniş düzlük arazinin halkaya olan büyüklüğü, üstünlüğü gibidir."

[Taberî, Kurtubî, İbn Kesir, Ayete’l-Kürsî  tefsiri;  Beyhaki, eEsma ve’s-Sıfat, h. no:861,862;  Kenzu’l-Ummal, h. no:44158)]

Evrenin en anlaşılamaz olan tarafı anlaşılabilir olmasıdır

ALBERT EINSTEIN

Galileo’nin şu sözü bu anlayışı özetlemektedir.

“Tanrı kainatı matematik dilinde yaratmıştır.”

(Yusuf 105)

Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da

onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.

[TAHA 110]

Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise O'nu kuşatamaz.

Eğer bir yalanı yeterince uzun, yeterince gürültülü ve yeterince sık söylerseniz insanlar inanır. İnsanları bir yalana inandırmanın sırrı, yalanı sürekli tekrar etmektir. Sadece tekrar, tekrar ve tekrar söyleyin.                                                                                                       Joseph Goebbels

 

[YUSUF 105]

Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.

 

 

 

Tesniye, 23/20: "Yabancıya faizle ödünç verebilirsin, fakat kardeşine faizle ödünç vermeyeceksin; tâ ki, mülk olarak al­mak ü­ze­re gitmekte olduğun diyarda elini atacağın her şeyde Al­lah'ın Rab seni mübarek kılsın."

(Tesniye, 15/6) 

Çünkü Allah'ın Rab, sana vadetmiş ol­du­ğu gibi seni mübarek kılacaktır; ve çok milletlere ödünç vereceksin, fakat sen ödünç almayacaksın ve çok milletlere saltanat e­de­ceksin fakat onlar sana saltanat etmeyecekler.

 

A'RÂF SÛRESİ

(169)      Derken, onların ardından yerlerine Kitab'a (Tevrat'a) varis olan (kötü) bir nesil geldi. Şu geçici dünyanın değersiz malını alır ve "(nasıl olsa) biz bağışlanacağız" derlerdi. Kendilerine benzeri bir mal gelse onu da alırlar. Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan Kitap'ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri okumamışlar mıydı? Halbuki Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç düşünmüyor musunuz?

22 45 Nice memleketler vardı ki, zulüm yaparlarken biz onları yok ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır. (Geride) Nice terkedilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar (bırakılmıştır.)

http://www.erimsever.com/1618.htm