İNANÇ (1)

Zorla kapalı tuttuğu gözlerini daha fazla dayanamayarak açtı. Kamaşan gözlerini kısarak dijital saatin kırmızı rakamlarını okumaya çalıştı. 03:48 gibi bir şeyler olduğuna kanaat getirdi. Ellerini başının altına koyarak bir süre odanın tavanını odaklandı. Son zamanlarda sıklıkla yaptığı gibi. Aklında ki, birçok şey düşünmek ile hiçbir şey düşünmemek arasında ki savaşı uzun zamandır hiçbir şey düşünmemek tarafı kazanıyordu. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan depresif ruh halini iliklerinde hissediyordu. En son ne zaman deliksiz uyuduğunu hatırlamıyordu bile.

Yavaşça yatağından doğruldu. Kapıya doğru seyirtirken yatakta yatmakta olan kıza kaydı gözleri istemsizce. Dün gece barda tanışmışlardı. Adı Selin’di. Üniversite okumak için gelmişti İstanbul’a. Asıl memleketi Konya idi. Ya da Kütahya. Adı Sezen miydi yoksa. S ile başlayan bir şeydi işte. Kafasında ki isim şehir bulma oyunu sürerken yüzünde ki acınası ifadeyi farketti. Acıdığı kız mıydı yoksa neredeyse kızı yaşında ki ismini hatırlayacak kadar değer vermediği biri ile yatağını paylaşan kendisi mi. Gerçi o yatakta son 6 ayda yatmış yaklaşık 20 kişinin isimlerini yazacak olsa tek emin olduğu isim Kaan olabilirdi.

Buzdolabından soğuk bir bira alıp tüm duvarı kaplayan pencereye doğru yürüdü. Çektiği sandalyeye oturarak 20. katta ki residansından şehrin ışıltısını seyre koyuldu. “Eskiden ne kadar da heyecanlanırdım bu manzarayı görünce” diye düşündü. Dünyada görmediği pek bir yer kalmamış olduğundan biliyordu ki İstanbul bambaşkaydı. Sorun İstanbul’da değildi zaten. Artık pek çok duygu gibi heyecan sözcüğü de lugatından silinmek üzereydi. Lanet olası antidepresanları içmeye başladığı günden beri adım adım nasıl da bir robota dönüştüğünü fark ediyordu. Tek eksiği metal bir kostümdü. İşi ile ilgili sıkıntı yaşamamak için gizlice görüştüğü psikiyatristinin bir kaç ay önce reçetesini yazarken bunun piyasada kalan deneyebilecekleri son ilaç olduğunu söylediğini hatırladı. Mezun olmama az kaldı nasılsa” diye gülerek birasını yudumladı.

Delirmişcesine çalan telefonun sesi ile irkildi. Kendine gelip yattığı taba rengi chester koltuktan doğrulduğunda ilk fark ettiği deri sehpanın üstünde duran bira şişeleriydi. Hızlıca saydı. “Ooo ! Bu yeni bir rekor bebek” dedi. “Güne zirvede başlamak gibisi yok” diye ekledi. Artık sızıp kalma sınırını 7. biraya taşımıştı. Cep telefonunu almak almak için yatak odasına yöneldiğinde şarkı mırıldanıyordu : “Öyle sarhoş olsam ki bir daha uyanmasam, her şey bir rüya olsa unutarak uyansam…”

Tuş kilidini açmasıyla saatin 14.21 olduğunu fark etti. Bir de 23 cevapsız çağrı bildirimini. Telefon elindeyken tekrar çalmaya başladı. Açma butonuna giden parmağı birden durdu. Bir süre hareketsiz kaldıktan sonra telefonu sessize alıp çağrının bitmesini bekledi. Çağrının bitmesiyle kararan telefon ekranı kısa süre sonra mesaj bildirimi ile tekrar aydınlandı:

Kaan hangi cehennemin dibindesin acaba. Umarım yoldasındır. Uçuşa 1 saat kaldı farkındaysan :(( 

Mesajı gönderip cep telefonunu cebine koyan ikinci kaptan Bülent, Milano uçuşu öncesinde uçağın motorlarının son kontrolü için aprona doğru adımlarken sinirle söyleniyordu : “Yeminle daral bunun bu hallerinden”.

Telefonu kapatarak umarsızca yatağa fırlatan Kaan şifonyerin üstünde ki notu fark etti. Geceyi biriyle birlikte geçirdiğini ancak notu okuduğunda hatırladı. Telefon numarasının yanına gülen bir suratın çizildiği kağıdı buruşturup çöpe attı. Ardından önce ev telefonun fişini çekti arkasından da akıllı ev modülünden kapı zilini sessize aldı. Dünyası ile olan tüm iletişimin kesilmesini istiyordu. 

Salona geçip kumandayı aldı ve kendini koltuğa bıraktı. Televizyon açılmasıyla önce ki gün IŞİD’in yaptığı ve onlarca sivilin hayatını kaybettiği saldırıyı konu alan haber ekrana yansıdı. “Sıçtığımın barbar dincileri. Her bok bu dinlerin yüzünden oluyor zaten” diye bir yandan söylenerek diğer yandan da ulusal kanallarda hızlıca zapping yaptı.

Zaping turundan akılda kalanlar zengin hayatının özendirildiği basmakalıp yerli diziler, acı biber yeme ya da kovaya ananas sokma yarışmaları, dünyayı kurtarmakta olan hararetli amcaların tartıştığı spor programları, seviyesizliğin tavan yaptığı kadın programları vesaire idi.  “Bunları yayınlaya yayınlaya embesil ettiler milleti” diye kızarak izleyebileceği adam akıllı bir şeyler var mı görmek için favori kanallarının rehberini açıp şöyle bir göz attı:


National Geographic : Morgan Freeman ile Tanrı’nın Hikayesi

Nat Geo Wild : İklim Meselesi

Nat Geo People : Cinsiyet Devrimi

Discovery Channel : Cosmos

Discovery Science : Morgan Freeman ile Evrenin Sırları (Tanrı Parçacığı)

History Channel : Antik Uzaylılar

Discovery World : Insıde Job

Discovery Showcase : Food Inc.

BBC Sience : Yıl 1 Milyon 

Bein Movies Action : Lucy

Bein Movies Action 2 : Star Wars

Bein Movies Stars : Matrix

Bein Movies Oscars : 2001: A Space Odyssey

Bein Series Drama : House Of Cards

 Bein Series Sci-Fi : West World

Bein Series Sci-Fi 2 : Walking Death


Listede gördüklerinin bir çoğunu izlemişti. Takip ettiği bir kaç dizinin yeni bölümlerinin yayınlanmıştı ama bir şeyler izleme modunda olmadığını hissederek televizyonu kapattı. O sırada gözü, daha önce okumuş olduğu halde birkaç gün önce spontane biçimde kitaplıktan tekrar çıkardığı kitaba takıldı. Richard DawkinsTanrı Yanılgısı . Boş bira şişelerinin altında kalan kitaba uzanacak gibi olsa da, son zamanlarda üstüne yapışan boş vermişlik bir kez daha ona engel olmuştu. Her şey boş, bomboş geliyor ve O bir türlü bu hissin önüne geçemiyordu. Donuk bakışları boşlukta sabitlenmiş şekilde öylece oturup kaldı.

Saatler boyunca düşündükten sonra nihayet koltuktan kalktığında saat gece yarısına yaklaşıyordu. Mini bardan bir şişe kırmızı şarap alıp, gece pencerenin önünde bıraktığı sandalyeye yerleşti. Uzun süredir olduğu gibi kırmızı şarabı yudumladığında yine aklına Mehmet Pişkin geldi. Kalkıp dizüstü bilgisayarını aldı. Önce bir kaç resmine baktıktan sonra malum videoyu izledi.

Videoyu her izlediğinde olduğu gibi ekranda sanki kendisini görür gibi olmuştu yine. Pek çok kişinin özeneceği bir hayata sahip olan yakışıklı ve kariyer sahibi bir adamın, intihar etmeden önce veda mesajı olarak, kırmızı şarabını yudumlarken kaydettiği görüntüler akıyordu ekranda. O’nu tanıyan herkes ağız birliği etmişcesine arkasından aynı şeyi söylemişti : “İnanılır gibi değil. Şok geçirdim resmen. Çok mutlu ve pozitif biriydi. Bunu neden yapmış olabileceğini aklım almıyor.”

Acaba kendisi için de buna benzer şeyler mi söylerlerdi ? Çok mutlu ve başarılı olduğundan dem vurup neden yaptığını anlayamadıklarını söylerlerdi muhtemelen. “Mutluymuşum demek. Hmm. Bak bunu bildiğim iyi oldu” diyerek gülümsedi. Sanki mutsuz olduğunu anlasalar kıllarını kıpırdatacaklarmış gibi duyar kasarlardı boş yere. İnsanlar böyledir işte. Yüzün düştüğü anda etrafında kimse kalmayıverir. Arkandan, instagramlarına ekleyecekleri veda temalı storylerde ki ağlayan emojinin gözyaşları bile daha gerçekçi olur.

İşin ilginci, kendisine benzer yaşam standardına sahip azımsanamayacak sayıda arkadaş da bir kaç kadehin ardından maskelerini indirip zaman zaman intihar etmeyi düşündüklerini itiraf etmişlerdi. “Tam bir maskeli balo anasını satayım” diyerek kahkaha attı. Kahkahası çok uzun sürmeden bıçak gibi kesildi. Düşüncelere boğulmuş bir kaç dakikanın ardından oturduğu sandalyeyi devirerek hızla ayağa kalktı. Kafasının içinde bir ses sürekli “Artık yeter. Bitsin de kurtul” deyip duruyordu. Şarap şişesini kaptığı gibi hızla dairesinden çıkıp asansörü çağırdı. Kabine girip teras katının butonuna basarken ağzından “Ben bu siktiğimin tiyatrosunu daha fazla oynayamayacağım.” cümlesi döküldü.