İNANÇ (2)

Teras kapısını itip dışarıya çıktı. Ağır adımlarla, yaşadığı 46 katlı plazanın güney cephesine doğru yöneldi. Hayatının veda kartpostalında boğaz manzarası olmasını istiyordu. Bacaklarını tırabzanlardan aşırıp boşluğun kenarında bir süre dikildi. Sonra gözlerini boğazdan ayırmadan şarap şişesini başına dikti. Çocukluğunda evlerinin salonunda asılı olan boğaz manzarası posteri aklına geldi. Tüm hayatı boyunca, bu manzaraya bakarak yaşamanın ve şu an sahip olduğu şeylere kavuşabilmenin hayalini kurmuş, bu uğurda didinip durmuştu. Kafasında mutlu olmanın formülü olarak kodladığı hayallerini bir bir gerçekleştirmişti. Gerçekleştirilen hayallerden geriye ise sadece boşluk kalmıştı. İçini bir türlü doldurulamadığı kocaman bir boşluk. Ve işte şimdi perde inmek üzereydi hayat sahnesine. Finalde ise mutsuz bir son.

Daireden çıkmadan yanına almış olduğu telefonunu açıp 1 tuşuna basılı tuttu. Hızlı arama fonksiyonu devreye girdi ve ekranda “Cansu Aranıyor” ibaresi belirdi. Uzun uzun çalan telefon açılmadı. Israrlı aramalarını sürdürse de üçüncü denemesinde telefon meşgul tonuna düşmüştü. Whatsapp ı açıp Cansu sekmesine tıkladı. Bir iki saniyelik bekleyişten sonra mikrofon butonuna basıp titrek ve ağlamaklı bir sesle kouşmaya başladı :

Cansu bebeğim. Aradım ama yine her zaman ki gibi açmadın telefonunu. Ne diyeyim canın sağolsun. Sanırım bu da son cevapsız çağrımdı sana. Bundan sonra ben de tüm çağrılara cevapsızım. Ebediyyen. Söyleyeceklerimi umursamayacağını biliyorum. Hatta belki hiç dinlemeyeceksin bile bu mesajı. Ama sana veda etmeden gitmek istemedim yine de.

Canım kızım benim. Sana iyi bir baba olamadığımı biliyorum. Bana ihtiyacın olduğu anlarda yanında değildim. Bunun için bana ne kadar kızsan hakkındır. Sonraları hatalarımı telafi etmek için çabalasam da sanırım duygularımı sana yansıtabilmem için artık çok geçti.

Ama şunu unutma güzel kızım. Hiçbir şeyi seni üzmek için yapmadım. Sonuçta ben de sadece bir insanım. Tıpkı seninki gibi benim ruhumda da fırtınalar kopuyor. Dolayısıyla kendi yaralarını bile iyileştirmekten aciz bir adamken senin yaralarına merhem olamadım. Duygularımı ve düşüncelerimi anlatan cümlelerim nokta yerine hep üç nokta ile bitiyor benim. Her şeyim yarım. Her şeyim eksik.

Neyse söylenecek çok şey var ama Karl Max’ın dediği gibi “Son sözler, yeterince söz söylememiş aptallar içindir.” Ben de zamanında yeterince söz söylememiş bir aptalım işte. Ve bir aptalı eksiltmek dünyaya yapacağım son iyilik olacak.

Kendine çok iyi bak meleğim. Aptal baban seni çok seviyor.

Elini mikrofon butonundan çekti. Mesajın iletildiğini gösteren çift tiki gördükten sonra telefonunu tekrar kapattı. Saçları rüzgarda uçuşurken “Farewell dear universe. Maybe see you in another life brother !” diye gülerek boşluğa doğru eğildi. Kafasının içinde sürekli “Hadi artık yap!” diyen ses giddikçe şiddetini arttırmış adeta yüksek frekanslı bir zıyıltıya dönüşmüştü. Sanki kafasını bir arı kovanına sokmuş gibiydi. Kolları iyice gerilmişti. Artık yaşam ile arasında kalan tek bağlantı, tırabzanları tutan parmaklarında ki kas dokusuydu. 2-3 dakika kadar öylece hareketsiz kaldı.

O ana dek sergilediği kararlı tutum birden nedenini kestiremediği biçimde kayboldu. Ölümden mi korkuyordu ? Bunun cevabı “kesinlikle hayır” idi. Ama gel gör ki bir türlü parmaklarına, fişi çekecek o tetikleyici komutu gönderemiyordu. Biraz sonra yüzünde ki donuk ifade değişti. Uzun zamandır ortalarda gözükmeyen gözyaşları, açığı kapatmak istercesine göz pınarlarından çağlamaya başladı. Bir yandan hıçkıra hıçkıra ağlıyor bir yandan da can çekişen bir hayvanın hırıltılarını çıkartıyordu. Bir süre bu vaziyette kaldıktan sonra yüzünü gökyüzüne çevirdi. Gözleri semanın uçsuz bucaksız ufuklarına dalarken dudakları, yakarış dolu bir haykırış ile aralandı :

“Heeyy  ! !

Duyuyor musun beni ?

Eğer iddia ettiğin kadar merhametliysen…

Al işte buradayım ! Halimi görüyorsun öyle değil mi ?

Yalvarırım yardım et bana…

Lütfen…

Çok yoruldum ve çok korkuyorum…”

Kendini seri bir hareketle trabzanların diğer tarafına attı. Emekleyerek havalandırma panellerine yaslandı ve bir süre daha hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Gözyaşlarının durulması ile az önce yaşadıklarını anlamlandırmaya gayretine girişti. Büyük bir şaşkınlık içindeydi. İnanılır gibi değildi ama 20 yıllık ateist Kaan dua etmişti. Hem de içinde zerre tanrı inancı olmadığını düşünürken. Sebebinin ne olduğunu bilmese de ne olmadığından emindi. Ölümden korkmak ya da yaşamaktan kopamamak değildi yaşadıklarının nedeni.

Şu da vardı ki uzun zaman sonra ruhunda bir farklılık sezinliyordu. Huzurlu hissetmiyordu belki ama, göğsünde sanki koca bir kaya varmış da nefes alıp vermesini engelliyormuş gibi olan o hissiyat yok olmuş gibiydi. Üşüdüğünü hissedip dairesine geçti. Salonun içinde volta atmaya başladı. Derin düşünceler içindeyken refleks olarak hep yürümeye başlardı. O sırada midesinin kazındığını fark etti. Neredeyse 2 gündür doğru düzgün bir şey yememişti. “Bu saatte ancak çorbacılar açıktır. Sıcak bir çorba içer sonra da sahilde yürürüm” diye düşünüp evden çıktı.

Omuzunda asılı küçük bir seyahat çantası ve dizüstü bilgisayar ile yürümekte olan Mümtaz, birazdan barlar sokağı ile kesişecek yolunda ilerlemekteydi. Yol ağzına ulaştığında karşıya geçmek için yolun müsaitleşmesini beklerken gözü mekanın birinde cam kenarında tek başına oturmakta olan gence ilişti. “Tolga değil mi bu ?” diye sordu kendine. Kısa bir kararsızlık anından sonra yanına gitmeye karar verdi. Tolga’nın masasına doğru adımlayıp selam verdi :  

MÜMTAZ : Merhaba Tolga. Görüşemedik yahu. Nasılsın ? Müsait misin biraz konuşalım mı ?

Bu sürpriz karşılaşmadan pek de hoşlanmamış olan Tolga bozuntuya vermemeye çalışarak selama karşılık verdi :

TOLGA : Oo ! Selamlar abi. Teşekkürler sen de iyisindir umarım. Haklısın bir türlü fırsat olmadı ya. Arkadaş ile oturuyoruz biz de. Lavaboya gitti o da şimdi.

MÜMTAZ : Anladım. Geçen konuştuğumuzda mutlaka tekrar görüşelim falan demiştin de. Vize haftası falan mı girdi araya acaba dedim ben de. 

Ya biraz da, acaba yanlış ya da kafasına yatmayacak bir şeyler mi söyledim diye kafama takıldı. Kendimi suçladım biraz anlayacağın. O yüzden gelip bir sormak istedim. Yani niyetim üstelemek değil yanlış anlama sakın. Rahatsız ettiğim için özür dilerim o açıdan. Bu işler gönülden gelince olacak işler nihayetinde. Ama eğer kafana yatmayan bir şeyler varsa da seve seve her daim konuşabileceğimizi bilmeni isterim.

TOLGA : Anladım abi. Rahatsız etmek olur mu hiç görüşmüş olduk ne güzel. Vizeler haftaya başlayacak daha. Ben de açık konuşayım o zaman. Kafamda o gün konuşmadığımız başka mevzular da var ama işin doğrusu bu konuları düşünmek için kafam pek müsait değil şu aralar. Ondan aramadım seni. Sen de kusura bakma.

MÜMTAZ : Anladım Tolgacığım. Nasıl istersen. Dediğim gibi ısrar yok. Numaram sen de var zaten. Kafanı toparladığında bir alo demen yeterli. Ben kaçayım artık. Görüşmek üzere.

TOLGA : Tamamdır abi. Görüşürüz umarım. 

Bardan çıkıp dalgın dalgın yürümeye başlayan Mümtaz’ın üzüntüsü yüzünden okunuyordu. Aynı senaryoyu dönüp dönüp yaşamak canını çok sıkıyordu. Yeğeninin üniversiteden arkadaşı olan ve kendini agnostik olarak tanımlayan Tolga ile birkaç hafta önce buluşmuş ve saatlerce inanç eksenli olarak konuşmuşlardı. Buluşma önerisi Tolga’dan değil, arkadaşı için dertlenen yeğeninden gelmişti. 

Son zamanlarda kendini ateist, deist, agnostik, spiritüalist vs. şeklinde tanımlayan belki 20 kişi ile görüşmüş hepsinde de senaryo üç aşağı beş yukarı aynı olmuştu. Mümtaz’ın argümanları karşısında hemen hepsi benzer tepkiler vermişlerdi : “Abi sen çok farklı, hiç duymadığım şeyler söyledin biliyor musun. Ve söylediklerin de çok mantıklıydı. Mutlaka tekrar görüşelim oldu mu ?” 

Bu tepkilerden dolayı Mümtaz her seferinde çok mutlu oluyordu. Çünkü biliyordu ki :  

 

Ama gel gör ki işin sonunda hep hayal kırıklığı yaşıyordu. O heyecanlı insanlardan bir daha geri dönüş olmuyordu zira. Bunu sebebini bir türlü anlayamıyordu. İnsanlar çıkıp açıkça “Ya senin söylediklerin benim kafama yatmadı” dese, O da “Demek bu iş benim harcım değilmiş” deyip köşesine çekilecekti. Gidip Tolga’ya sormasında ki gaye de buydu işte. Ama Tolga’dan aldığı geri dönüş de diğerlerinden farksızdı : “Şu an kafam bunları düşünemeyecek kadar yoğun” vs. 

Geldiği noktada artık bir şeyden emin olmuştu ama. Eğer insan, içinde hissettiği boşlukla yüzleşip ne pahasına olursa olsun hakikatin peşine düşme kararı almak yerine mazeretler uydurup ondan kaçıyorsa, kendini bir şekilde kandırmayı başarıyordu. Bu kaçışın sonu da genellikle, iyi ihtimalde antidepresanlara kötü ihtimalde ise intihara çıkıyordu. 

Kafasında bu düşünceler varken yolundan sapmış olduğunu ancak fark etti. O sırada yanıp sönen ışıltılı tabela dikkatini çekti. -Nöbetçi Çorbacı-. Sıcak bir ezo gelin çorbasının yol yorgunluğuna iyi geleceğini düşünüp yolun karşısına yöneldi.

Bir taksi çeviren Kaan, tanıdık biriyle rastlaşıp darlanmak istemediğinden bir süre rastgele turlayarak çorba içecek farklı bir yer aramaya koyuldu. Aramadığında önüne çıkan şeylerin ihtiyacın olduğunda asla ortada olmaması konulu Murphy kanunu uyarınca amacına ulaşması biraz zaman almıştı. Ama nihayet gözlerinin radarına aradığı kelime takılmıştı : -Nöbetçi Çorbacı-