İNANÇ (13)

MÜMTAZ : 1992 yılında arkeologlar Nicholas Clapp ve Juris Zarins yönetiminde bir ekip adı geçilen bölgede yapılan kazılarda adına Kumların Atlantisi Ubar adını verdikleri bir yer buldu. Yaklaşık 12 metrelik bir kum yığının altında bulunan bu şehrin kaşiflerinden Nicholas Clapp ve Juris Zarins da kazılarda buldukları sütun ve kulelerin, bu yerin Kuran’da adı geçen Sütunlar Şehri İrem olduğuna yönelik kanıtları güçlendirdiğini ifade etmişlerdir.

Dolayısıyla Göbeklitepe hakkında abidik gubidik soruların peşinde koşuşturan şaşkınlara söyleyecek sözüm yok benim. Ki onlar Mayaların da yaşadıkları devasa şehirleri neden bir anda terkedip gittiklerini araştırıp dururlar. Ama tanrılara kurban edilen insanların kemikleri bulduklarında hiç demezler ki bu insanlar işledikleri zulümler ve sapkınlıkları neticesinde helak olup gitmişlerdir.

Yine bu bölgeye yakın bir coğrafyada yaşamış Sebe halkından da kısaca bahsedelim.

MÜMTAZ : Sebe halkı, Güney Arabistan’da yaşamış olan dört büyük uygarlıktan biridir. Sebe kavmini anlatan tarihi kaynaklar, bu kavmin Fenikeliler gibi yoğun ticari faaliyetlerde bulunan son derece medeni bir kavim bir devlet olduğunu söylerler. O döneme göre oldukça ileri bir teknoloji ile kurdukları Marib Barajı da, ulaştıkları teknolojik seviyenin önemli göstergelerindendir. Himer lehçesiyle yazılan belgelerde bu barajın ülke topraklarını verimli kıldığı yazılıydı. 

Baraj aracılığıyla sulanabilen toplam alan yaklaşık 9.600 hektardı ki, bunun 5.300 hektarı güney, geri kalanı ise kuzey ovasına aitti. Bu iki ova, Sebe kitabelerinde bazen Marib ve iki ova diye anılırdı. İşte Kur’an’daki iki bahçe ifadesi, muhtemelen bu iki vadideki gösterişli bağ ve bahçelere işaret eder. Bu baraj ve sulama tesisleri sayesinde bölge, Yemen’in en iyi sulanan ve en verimli kesimi olarak ün yapmıştı.

Daha sonra bu barajın yıkılmasıyla meydana gelen sel sonucu bütün ülke harap oldu. Sulama sisteminin bozulmasıyla, önceden bir bahçe gibi olan ülke yabani otların yetiştiği bir hale geldi ve bugün de olduğu halde küçük bodur ağaçların kiraza benzer yemişi dışında yenebilecek hiçbir meyve kalmadı. Şimdi lütfen şu ayeti kerimeleri ve fotoğrafları dikakte alarak biraz düşünelim

MÜMTAZ : Benim zamanında hep anlamakta güçlük çektiğim şeylerden biri de antik medeniyetlerin pek çok kez tarih sahnesinden adeta silinip gitmeleri olmuştur. Kendi zamanlarının metrapolleri olan yerleşim yerleri neden terk edilmişti hiç. Bugünün New York’unu düşünelim. 300 sene sonra bomboş sokaklarla, gökdelenlerle dolu bir terk edilmiş bir şehir olabilceğini nasıl açıklayabiliriz. Film senaryolarını saymazsak.

Bahsettiğim bu terkedişler çoğunlukla büyük felaketler ile ilişkilendirilir. Ama burada bahsedilenin sıradan deprem, sel gibi afetler olamayacağını düşünmek gerek. Bir şehir ancak tamamen yok olması halinde terk edilir. Devasa binaların bir kaç ayda yapılabildiği günümüzde bile insanlar yaşanılan her türlü felakete rağmen yaşadıkları yeri terk etmek yerine onun yeniden inşasını tercih ederler. Ki mantıklı ve efektif olan da budur.

Peki bina yapma süresinin on yılları bulduğu dolasyısıyla inşa edilmiş binaların çok kıymetli olduğu bir çağda durum ne olurdu diye düşünelim. Şu açık bir gerçek ki bir yerleşkeyi bırakarak sıfırdan yeni bir yere şehir kurma girişiminin belli ölçüde tamamlanması dahi ortalama insan ömrünün çok çok üzere olacakır. Dolayısıyla bunu en başta sefahata alışkın iktidar sahipleri olmak üzere kimse tercih etmezdi. Bu yüzden en hızlı şekilde yaşanılan yerin tamiratına yönelirlerdi. Şehri terketme ihitmali ancak mecbur kalmış olmaları durumunda gündeme gelebilirdi. Mecburiyetten kastım 10 ve üzeri şiddetlerde inanılmaz yıkıcılıkta ki depremler ya benzer yıkım gücüne sahip farklı afetlerdir. Tabi eski taş binaların doğal afetlere özellikle de depremlere karşı çok çok daha dayanıklığı olduğunu da unutmamak gerekir.

Bunun yanında bana göre çok daha acaip olanı, ortada açıklanabilir bir neden olmadığı halde terk edilmiş şehir kompleksleridir. Ayette geçen “terkedilmiş bomboş yüksek saraylar” ifadesini ilk duyduğumda aklıma gelmiş olan Mayaların dini merkezi Teotihuacan gibi mesela.

Mağaraların derin kısımlarını kutsal olarak gören bu mayalar, yağmur tanrısı Chaac için, çocukları canlı canlı su dolu çukurlara atıyorlardı. Bazıları ise, tanrılara sunulmadan önce derileri soyulup, uzuvları parçalanıyordu. Mayalara göre tanrılar çocukları tercih ediyordu. Yağmur tanrısının insanlardan 4 tane yardımcısı vardı. Bu barbarlar için kurban edilen çocuklar yağmur tanrısı chaac ile direkt olarak iletişim kurmak için bir araçtı.

Velhasıl 2.000.000 nüfuslu bir toplumun insanları adeta sırra kadem basmış bir anda ortadan kaybolmuşlardı. Ama nasıl ? Acaba helak olmuş olabilirler mi ?

KAAN : İyi de ben mayalara peygamber gönderilmiştir diye bir şey duymadım hiç ben.

MÜMTAZ : Ben de duymadım ama bu onlara da peygamber gönderilmediği anlamına gelmez. Şu ayetlere bir göz atalım.

MÜMTAZ : Ayetlerden de anlaşılacağı üzere yeryüzünde elçi gönderilmeyen hiçbir kavim olmamıştır ama bunlardan sadece bir kısmının haberlerine Kuran’da yer verilmiştir. Bir hadisi şerifte 124.000 peygamber gönderildiği rivayet edilir.

KAAN : Tamam hadi helak oldular diyelim. Ama sizin de dediğiniz gibi adamların yerleşim yerleri olduğu gibi duruyor. Ayrıca deprem veya sel gibi bir afetin de izlerine rastlanılamamıştı hatırladığım kadarıyla. Öyleyse nasıl helak olmuş olabilirler ki ?

MÜMTAZ : Orasını ancak Allah bilir. Ama şunu söyleyebilirim. Kuran’ da kavimlerin helak oluş biçimlerinden biri de say’ha diye geçer. Kur’an’da Lût, Şuayb ve Sâlih peygamberlerin kavimleri bu şekilde helak olmuştur. Biz bugün için bunu yüksek frekanslı ses olarak tanımlayabiliriz sanırım. Örneğin Salih (a.s.) ve Semud kavmine kısaca hemen göz atalım.