İNANÇ (15)

MÜMTAZ : Kolay gelsin. Farkındayım baya yoğunsunuz ama konuştuğum arkadaş ile yeni tanıştım ve ateist olduğunu öğrendim. Muhabbetimiz baya ilerledi.  Şimdi kalkıp gidersek belki onu bir daha göremem ve bu büyük bir vebal olur. Dolayısıyla sizden ricam bize biraz müsaade etmeniz ve dilediğiniz tutarı da faturaya yansıtmanız. Merak etmeyin ben ödeyeceğim hesap ne çıkarsa. Sizin hakkınıza da girmek istemem. Sonuçta iş yeri burası.

RESTORAN SAHİBİ : Canın sağ olsun yeğenim. Para dert değil ama bence yürü git evine yat. Bunlara laf anlatamazsın. Çeneni yorduğuna yazık.

MÜMTAZ : Olur mu hiç öyle şey ? Allah insanı yeryüzü halifesi kılıp hakkı tebliğ etme misyonu yüklemedi mi ? Yarın öbür gün Allah esirgesin sizin evladınız da bu tip boşluklara düşse ona da sırtınızı dönecek misiniz ? Peygamber efendimiz (s.a.v.) kalbi zifiri karanlık olmuş müşriklere belki de inanırlar diye defalarca kez hakkı usanmadan anlatmadı mı ? Bize düşen bu uğurda mesai harcamak, çenemizi yormak. Bakın ben de bir zamanlar ateisttim. Kaplerin sahibi Allah’tır. O ne dilerse o olur. Ben o arkadaşı çok iyi anlıyorum. Damdan düşenin halinden damdan düşen anlıyor demek ki.

RESTORAN SAHİBİ : Doğru dedin yeğenim. Bana bakma sen. Cahilce konuştum. Dilediğinizce oturun. Allah işini rast getirsin.

Adama teşekkür eden Mümtaz hızlıca ellerini yıkayıp masaya döndü.

MÜMTAZ : Velhasıl-ı kelam eskiden hristiyan olan bir ateist, eskiden müslüman olan bir ateiste son derece ironik biçimde neden islamın mantıklı olduğunu anlatmaya başlamıştı. Adamın söyledikleri beni çok etkilemişti. Bunun sonucunda yıllar önce kapattığım bir defteri tekrar açma ve islamı yeniden inceleme kararı almıştım. Ama bu kez bir şeyler çok daha farklı geliyordu gözüme. Her şey çok daha mantıklı bir hal almaya başlamıştı. Cevapsız kalacağını düşündüğüm soruların cevapları önüme önüme çıkıyordu. Bu durum beni daha da fazla araştırmaya sevk ediyordu. Yaşadığım değişimi şu iki görselle ifade ediyorum sunumlarımda.

MÜMTAZ : Yine aynı ayetlere aynı hadislere bakıyordum ama bu kez bambaşka şeyler görüyordum. Beynimde bambaşka açılımlar oluyor çok farklı şeyler arasında bağıntılar kuruyordum. Limitless diye bir film vardı izlemişseniz ne anlatmak istediğimi daha iyi anlarsınız. Şu sağdaki resim, polenlere bulanmış bir arının gözünden alınmış kesit bu arada. Ama yeterince geniş açıdan bakmayınca alakasız şeyler türetiyor insan öyle değil mi ?

Neyse yaşadığım bu farklılığın sebebi neydi diye kendime sorduğumda şunun ayrımına vardım. Kelime anlamı olarak çok yakın gibi dursalar da sorgulamak ile tefekkür etmek arasında çok ciddi bir fark vardı. Sorgulamak, tıpkı bir dedektifin zanlıyı köşeye sıkıştırıp onu açığa düşürmek ve suçunu itiraf ettirebilmek kontra sorular sorması gibiydi. Daha baştan negatif bir altyapı üzerine kuruluydu.

Tefekkür etmek ise bunun tam tersi bir aksiyon idi.

MÜMTAZ : Bu kez tamamen aynı soruları farklı yaklaşımlar ile soruyordum. Bu defa gerçekten cevap alabilmek için soruyordum. Sorularım değil ama soruları sorma niyetim değişmişti işin özü.

MÜMTAZ : Kalbi mühürlenenler ile ilgili sorunuzu hatırladınız değil mi ? Ayetin hedefinde olan işte bu kimseler, hak ve doğru olanı bulmak gibi bir dertleri olmayan kimselerdir. Ruhları, adına varoluşsal sancı gibi süslü isimler verdikleri buhranlarda çalkalansa da kalplerinde ki derin kibri yenip gerçeği görmek istemezler.

MÜMTAZ : Ayetler hakkında derinlemesine düşünmek ve araştırmak yerine biraz önce konultuğumuz örneklerde ki gibi yüzeysel ve uyduruk bilgilere dayanarak kafalarında hüküm verirler.

İşte kibirlerinden doğan bu kuru inat ve önyargı sebebiyle onlar, her türlü mucizeyi görseler de asla ama asla  iman etmezler. Gönüllerden geçeni en ince ayrıtısı ile bilen Allah da, kalplerinde ki bu yozlaşma sebebiyle onların karanlık yollarını aydınlıklara çıkartacak vesileler tayin etmez.

 Esas kritik nokta buradadır işte. Eğer bir insan gerçekten doğruyu bulma gayreti ile yola çıkmış ve tıpkı benim gibi sorularını art değil halis niyetle sormaya başlamışsa ilahi yardım bir şekilde imdadına yetişir.

MÜMTAZ : Ben kendi yaşadığım bu süreci sunumlarında şöyle dile getiriyorum. Müsadenizle okuyayım size.

Merhametlilerin en merhametlisi olan yüce Allah, bizim kalbimizin içindekileri bizden daha iyi bilendir. Kalbimizde ki imana yönelik en küçük hareketlilik, ki biz bunun farkında olmasak bile, Rabbimizin üstümüze rahmet kapılarının açmasına sebep olabilir. Örneğin namaz kılan birini gördüğünüzde yüzünde belirecek gayri ihtiyari bir tebessümünüzde ya da hayatın zorluklarıyla dibe vurduğunuzu hissetiğinizde kalbinizin derinlerinden gelen ve o ilahi kudrete yalvaran gayri ihtiyari yardım çığlığınızda ya da iyi kötü yaşayıp giderken hayatın tekdüzeliği ile insanoğlunun anlamsız ve bitmek tükenmek bilmeyen hırsları arasında sıkışıp kaldığınızda hissettiğiniz “her şey bu kadar basit ve boş olamaz yaa” mealinde ki isyanınızda, Kepler-62f isimli bilmem kaç ışık yılı uzaklıkta ki gezegende hayat var mı diye debelenip bu uğurda milyonlar harcayan bilimperest dünyanın, sömürerek semirdikleri kara kıta Afrika’da bir kuru ekmek bulamayarak kaybolup giden milyonlarca hayat için en ufak vicdan azabı yaşamamasına duyduğunuz öfkede sizi ilahi rahmete ulaştıracak nüanslar ve sebepler gizlidir. İlahi aşk tam anlamıyla kişiye özeldir. Nerede şekilde karşınıza çıkacağı belli olmaz. Kimi zaman O’nun sizi sevdiğinden haberiniz bile olmaz. O’nun sevgisini hak etmiş, iyi bir insan olmaya gayret etmiş ve gerçeği bulmak üzere yola çıkmış iseniz O’nun  sizi bulur. Cevabı yok sandığınız sorularınıza yıllardır aradığınız cevaplar karşınıza karşınıza çıkmaya başlar. Açmazlarınız çözüm bulur. Karanlıklarınız aydınlığa dönüşür. Bunları nereden mi biliyorum. Hepsini bi zatihi yaşadım.