İNANÇ (18)

MÜMTAZ : En iddialı oldukları konuda daha düne okumaz yazma dahi bilmeyen birinin bu etkileci sözleri nasıl söyleyebildiğini bir türlü anlayamıyorlardı. Ama kibirlerinden ödün vermiyorlardı. Bu kibirleri onların ahmakça sözler söylemesine sebep oluyordu. Bir yandan O’nun toplumun en akılları olan şairlerden olduğunu söyleyip diğer yandan da akılsız biri olduğunu söylüyorlardı.

Ayetler nazil oldukça onlara duydukları hayranlığı gizleyemeseler de dönüp her seferinde sürekli “O bir şairdir” deyip işin içinden çıkmaya çalışıyorlardı.

MÜMTAZ : En iddialı oldukları konuda daha düne okumaz yazma dahi bilmeyen birinin bu etkileci sözleri nasıl söyleyebildiğini bir türlü anlayamıyorlardı. Ama kibirlerinden ödün vermiyorlardı. Bu kibirleri onların ahmakça sözler söylemesine sebep oluyordu. Bir yandan O’nun toplumun en akılları olan şairlerden olduğunu söyleyip diğer yandan da akılsız biri olduğunu söylüyorlardı.

Ayetler nazil oldukça onlara duydukları hayranlığı gizleyemeseler de dönüp her seferinde sürekli “O bir şairdir” deyip işin içinden çıkmaya çalışıyorlardı.

Kuran ise onlar bu iddiaları dile getirdikçe 7 aşamada onlara meydan okuyordu.

1- “Madem bu Kuran’ın Allah’ın kelamı olduğuna inanmıyorsunuz ve bir insanın sözüdür diyorsunuz, o halde Muhammed (s.a.v.) gibi okuma yazma bilmeyen, ümmi bir kişi böyle bir kitap yazsın da görelim.” 

Kur’an’ın bu meydan okumasına karşı hiçbir ümmi meydana çıkamadı.

2- “Haydi bunu yapamıyorsunuz. Muhammed (s.a.v.) gibi okuma yazma bilmeyen bir kişiden böyle bir kitap getiremiyorsunuz. O halde o kimse gayet alim ve belagatı kuvvetli olsun. Ve Kuran gibi bir kitap yazsın.”

Kuran’ın bu meydan okumasına karşı da hiçbir alim ve şair kimse Kur’an gibi bir kitap getiremedi.

3- “Haydi bir tek alim ve belagatı kuvvetli kimse Kuran gibi bir kitap getiremiyor, o halde bütün alimleriniz, şairleriniz ve söz ustalarınız toplansın, birbirine yardım etsin. Hatta çok güvendiğiniz ilahlarınızı da çağırın size yardım etsin ve Kuran gibi bir kitap getirin.”

Kafirler bu meydan okumaya da sessiz kaldılar ve Kur’an gibi bir kitap getiremediler.

4 –“Haydi bunu da yapamıyorsunuz, Kuran’ın tamamına benzer bir kitap getiremiyorsunuz. O halde Kur’an’ın tamamına değil, sadece 10 suresinin benzerini getiriniz.”

Kafirler bu meydan okumaya karşı da parmaklarını bile kıpırdatamadılar.

5- “Madem 10 suresine mukabil, hakiki ve doğru bir benzer getiremiyor ve onu taklit edemiyorsunuz, O halde hikayelerden, asılsız kıssalardan olsun. Sadece Kuran’ın nazmına ve belagatına benzesin. Bu da yeter.”

Kafirler bunu dahi yapamadılar. Kur’an’ın nazmına benzeyen asılsız hikayelerden 10 sure getiremediler.

6- “Haydi bunu da yapamıyorsunuz. Asılsız kıssa ve hikayelerden Kuran’ın 10 suresine nazımca benzeyen bir örnek getiremiyorsunuz. O halde Kur’an’ın bir tek suresinin benzerini getiriniz.”

 Ama kafirler bu meydan okumaya karşı da sessizliklerini bozamadılar.

7- “Madem Kuran’ın bir tek suresine bile benzer getiremediniz. O halde sadece bir tek söz bir tek ayet getiriniz.”

Ancak nafile. Ellerinde kuru inatlarından başka birşey olmayan kafirler topluluğu Kuran’ın hiçbir meydan okumasına karşlık veremediler.

MÜMTAZ : Velhasıl Kuran’a düşman olan, onu yok etmek için gece gündüz mesai harcayanlar 1400 yıldır onun bir benzerini getiremediler, getiremezler de. Ama inkarcılıklarından da vaçmediler, vazgeçmeyecekler de.

Kuran zaman ve mekan ötesi bir kitap olduğundan onun mucizeleri her devrin realitelerine göre farklılık arzeder. Şöyle ki her devrin insanları kendi çağlarının şartlarına göre onda hikmetler bulur. Örneğin Peygamberimiz (s.a.v.) döneminde yaşayan insanlar, Kuran’ın kuvvetli belagati ve ahenkli tınısının insan işi olamaycağını görerek imanlarını pekiştirdiler. Ne yazık ki bizim ana dilimiz Arapça olmadığı için Kuran’ın belagat yönünün tadını tam anlamıyla alamıyoruz. Biz de fonetik olarak kulağımıza çalınan o ahenkli tınısı ile yetiniyoruz. Hatta bununla ilgili yapılmış sosyal deneyler vardı. Dinledikleri şeyin ne olduğu kendisine söylenmeyen ve ilk defa Kuran dinleyen yabancılar, duydukları şeyin çok etkileyici olduğunu dile getiriyorlardı. Hatta bazılarının göz yaşları süzülüyordu.

İslam ümmetinin son dönem bireyleri olan bizlerin şansı ise, onun her bir kelimesinin yepyeni mucize ve hikmetlere açıldığı görebiliyor olmamız. İşte yukarıda edna sözcüğü ile yeryüzünün en alçak yeri arasında ki ilişkiyi gördük. Bunun daha pek çok örneği var. Bir kısımından daha söz ederiz inşallah.

Sevdiğim bir tarihçinin konuya ilişkin bir tespitini de yeri gelmişken paylaşayım. Özetle şöyle diyordu. “Allah iki milleti islamiyet için asırlar boyunca adeta hazırlamıştır. Araplar ve Türkler. Birincisi inanılmaz kuvvetli lisana sahip Araplar. Zira Kuran, öyle alelade bir dilde vahyolunabilecek bir kitap değildir. Her bir harfinin, her bir kelimesinin seçiminde nice mucizeler nice hikmetler gizlidir. Diğeri ise  yiyeceklerini dahi (pastırma vb.) atın terkisinde yol aldıkça pişecek şekilde hazırlayan yani kısaca at sırtında yaşamaya alışkın olağanüstü savaşçılar olan Türkler. Ki bu özellikleri fetihler yoluyla islamın yayılmasında anahtar rolü oynamıştır.” Ben bu tespiti çok anlamlı bulurum. Nitekim mucizevi şekilde buna işaret eden bir hadisi şerif söyleyeyim.