İNANÇ (24)

MÜMTAZ : M.Ö. 1352-1336 arasında hüküm sürdüğü düşünülen firavun Akhenaton yazdığı şiirden de anlaşıldığı üzere tek tanrı inancına sahipti. Saltanatının 5. senesinde adını değiştirerek Akhenaton (Aten’in hizmetkârı) ismini kullanmaya başladı ve aynı yılında geleneksel çok tanrılı Mısır dinini yasaklayarak tek tanrılı Aten dinini ülkenin resmi dini ilan etti. Saltanatının 6. yılında yüz yıllardır Mısır’ın başkenti olan Teb‘i terk ederek bugün Tel el Amarna olarak bilinen el değmemiş topraklara yeni bir başkent kurmaya karar verdi. Akhenaton, diğer tanrılara olan inancı yok etmek için tapınaklardan diğer tanrıların isimlerini sildirdi.

Yaklaşık 15 yıl tahtta kalan Akhenaton’ın ölümünün ardından Mısır’da çok güçlü olan kahinler (rahipler) sınıfının etkisiyle tekrar çok tanrılı dönüldü. Akhenaton’un şehri yerle bir edildi, onunla ilgili her şey yok edilmeye çalışıldı. İsmi kayıtlarda düşman olarak anıldı.

  Akhenaton’un dini anlamda ki bu inanılmaz ölçüde ki radikal değişiminin, tanrı krallık gibi çok büyük bir güçten feragat etmesinin ve yeni inancının neredeyse islam ile aynı çizgide olmasının tek bir mantıklı açıklaması var. O dönem Mısır’da bozulmamış ya da kısmen bozulmuş islam dinine inanan insanlar vardı ve bu insanların tanrı kavramı Akhenaton’u etkilemişti.

Tabi bir de Akhenaton’u tek tanrı inancının öncüsü olduğunu kabul eden sığ bir görüş var. Neden sığ diyorum biliyor musunuz ? Ezeli ve ebedi, yani başlangıcı ve sonu olmayan, her şeye gücü yeten ve insanlara sır olan bir tanrı kavramı, felsefenin dibine vurmaktır. Bir insan bunları kendisi düşünüp akledemez. Bunları tasavvur edemez. Ben akledemezdim şahsen. Kimse de akledememiş nitekim. Platon’u, Sokrates’i, Descartes’i.. Aklınıza kim geliyorsa sayın. Zibilyon tane sentetik din ya da varoluşa ilişkin görüş var dünyada. Açın bakın hepsinde tanrının ya da yaratıcı gücün bir noktada emanasyon (emanation) vesaire denilen aptalca varsayımlarla ortaya çıktığını göreceksiniz. Bu kabalist yahudilikte dahi böyledir. Bu da şeytanın aldatmacasıdır. Birazdan örneğini göreceğiz.

Velhasıl varoluşa ve tanrı kavramına ilişkin bu derinlikte ki felsefi bir düşünceyi hele ki Mısır medeniyetini gibi binlerce hatta miyonlarca tanrının olduğu fantastik bir ortamda hele bir de bir eli yağda bir eli balda mutlak güç sahibi bir firavunun akletmesi tek kelimeyle imkansızdır. Zerre kadar da işine gelmez. Başta kahinler sınıfı olmak üzere bütün ülkeyi karşısına almak hiç de öyle kolay bir şey değildir.

Dediğim gibi islamla bu denli özdeş bir tanrı tasavvurunu ancak bir peygamber ya da o peygamberin takipçileri akledebilir. Tabi bu noktada Akhenaton için Hz. Yusuf‘dır (a.s.) diyen bir görüş vardır ki bu görüş bence ne ilahi vahiy ile ne de tarihsel gerçekler ile örtüşmez.

Şimdi olaya bir yandan da farklı bir perspektiften bakalım istiyorum. Antik Mısır medeniyeti üzerinden vereceğim örnekler ile tahrif olmuş Tevrat, İncil ve Kuran’ın arkeolojik keşifler ile olan ilişkilerini ortaya koyalım. Böylece Kuran’ın gerçekler ile nasıl birebir örtüştüğünü görelim.

Tevrat ile Kuran arasında ki mukayese demişken Hz. Nuh‘un (a.s.) gemisini de iki cümleyle analım. Geminin karaya oturduğu yer olarak Kuran’da geçen Cudi Dağı‘nın lokasyon olarak arkeolojik keşifler ile paralel olarak tam da olması beklenilecek yer olduğundan bahsetmiştik. Oysa tevratta, geminin karaya oturduğu nokta alakasız bir yer olan Ararat Dağı olarak geçer.

Mısıra dönelim tekrar. Ne demiştik. Mantık olarak Akhenaton’dan önce Mısır’a islam vahyinin ulaşmış olması gerekli. Kuran’a baktığımızda bu vahyi ulaştıranların önce Hz. İdris (a.s.) ardından da Hz. Yusuf (a.s.) olduğunu görüyoruz. Önce Hz. Yusuf’un (a.s.) hikayesinin bizi ilgilendiren kısmını kısaca özetleyeyim.

MÜMTAZ : Hz. Yusuf (a.s.) kendisini kıskanan kardeşleri tarafından bir kuyuya atılır. Kuyudan geçen bir kervan O’nu köle olarak satmak üzere kurtarır ve daha sonra Mısırlı ve mevki sahibi birisine satarlar. Bu şahsın yanında büyüyüp yetişen Hz. Yusuf (a.s.) çok yakışıklı biri olmuştur. Ev sahibinin karısı, kendisi ile birlikte olma arzusunu red eden Hz. Yusuf’a (a.s.) iftira atarak zindana atılmasına neden olur. Zindanda Allah’ın kendisine verdiği rüya tabir etme mucizesiyle ismi duyulur. O dönemde Mısır kralı da gördüğü bir rüyanın tabirini aramakta ama kimse tarafından aradığı cevap kendisine verilememektedir. Nihayetinde rüyanın tabiri Hz. Yusuf’a (a.s.) sorulur. O da ülkeyi 7 normal yılın ardından 7 yıl sürecek büyük bir kıtlığın beklediğini söyleyip bunun için hazırlanmalarını ve tahıl depolamalarını söyler. Sonuçta kral, takdirini kazanan Hz. Yusuf’u (a.s.) büyük yetkilerle yardımcısı ilan eder.

Evet oldukça özet şekliyle hadise böyle. O dönem yapılan çalışmalar ve alınan tedbirler Mısır halkı kıtlıktan korunmakla kalmamış diğer krallıklara veya topluluklara da bu stoklarını satarak büyük gelir elde etmiştir. Nitekim ilerleyen ayetlerde Hz. Yusuf (a.s.) ve kardeşlerinin Kenan diyarından (Hatay’dan Kudüs’e kadar uzanan bölge) Mısır’a buğday almak için geldiklerinden vesaire bahsedilmektedir.

Ayette ekinlerin başakları ile saklamasının öğütlendiğini görüyoruz ki konuyla ilgili yapılan araştırmalar da başaklarında saklanan ekinlerin haşereler tarafından daha az  zarar gördüğü, besin değerlerini daha uzun süre koruduğu, daha az küflendiği ve çimlenme oranının daha düşük seviyede olması sebebiyle çok daha uzun süre saklanabildiği ortaya konulmuştur. 

Chicago Üniversitesi‘nde görev yapan Mısırbilimci Nadine Moeller ve ekibinin 2005 yılında başlattığı kazı çalışmasında keşfettiği  m.ö. 1600-1800 yıllarına ait büyük tahıl siloları, hem bu dönemde stoklanan büyük miktarda ekine hem de yaşanan büyük refah seviyesine işaret etmektedir. Peki Mısır gibi çölün ortası bir coğrafyada bu denli bol toprak mahsülü nasıl elde edilebilmiştir ? 

MÜMTAZ : Harita ve uydu fotoğrafında gördüğümüz bölge doğal bir çukurluk olan el fayyum bölgesi. Burada yer alan göl ise Karun (Moiris) gölü. Bugün suyu eskiye oranla oldukça azalmış ve olan bu gölde yapay ikinci bir gölden daha bahsedilmektedir. M.ö. 500 lerde yaşamış Yunanlı tarihçi Heredot inanılmaz çorak bir arazi olarak tanımladığı bölgede insan eliyle yapılmış devasa bir kanaldan bahseder ve bu kanal ile suyunu Nil nehrinden alan bu denli büyük bir yapay gölü kimin yapmış olabileceğini sorar. İslam tarihine baktığımızda da Hz. Yusuf’un (a.s.) bir kanal açtırarak Nil nehrinin sularını ıslah ettiğinden bahsedilir. Bu kanal bugün hala kısmen durmakta ve Bahr Yussef (Yusuf Kanalı) ismiyle anılmaktadır.

Peki Hz. Yusuf’un (a.s.) yaşadığı düşünülen dönemde gerçekten de böyle bir kanal açılmış mı, böyle bir projeden Mısır kayıtlarında bahsedilir mi derseniz cevap evet. Hiyerogliflerin çözülmesi ile görüldü ki m.ö. 1818–1770 yıllarında hüküm süren Amenemhet III zamanında bu kanal açılmış ve Nil suları burada toplanarak kuraklığa karşı önlem alınmış. Ayrıca bu dönem, açılan kanal ile ortaya çıkan devasa tarım olanaklarının sonucunda orta krallık olarak bilinen dönem içinde Mısır medeniyetinin zenginlik olarak zirve yaptığı dönem olarak öne çıkar.

Hz. Yusuf’un (a.s.) kimliği ile ilgili genelde iki iddia dile getirilir. Bunların birincisi az önce bahsettiğim ve daha çok popüler kültürün eseri olup bu yüzden de sığ bir iddia olan Hz. Yusuf’un (a.s.) firavun Akhenaton olduğudur. Öncelikle Akhenaton her ne kadar tek tanrıya inansa da aten adında bir güneş diski ile ifade ettiği tanrı inancına sahip olduğundan asla bir peygamber olamaz. Ancak islamdan etkilenen bir anlayışa sahip olması da kaçınılmazdır. İkincisi bu iddia kronolojik olarak da uyumsuzdur. Zira Hz. Yusuf’un m.ö. 1700-1800 ler civarında yaşamış olduğu düşünülmektedir. Diğer yandan kendisinden açıkça kral değil, kralın yardımcısı olarak bahsedilmektedir. Ayrıca Akheaton da yeni krallık döneminde hüküm sürdüğünden ünvanı kral değil firavundu. Geçelim ikinci varsayıma.