İNANÇ (27)

MÜMTAZ : Bakın size iki yazıt daha göstereyim. Solda ki yazıt parçasının ismi Berlin Statue Relief olarak geçiyor ve m.ö. 1300’lere ait olduğu düşünülüyor. Yazıtta elleri arkadan bağlanmış 3 tutuklu görüyoruz. Bu tutukluların önlerinde ki levhalarda da Aşkelon, Kenan ve İsrail kelimelerinin yazılı olduğunu görüyoruz. Yazıtın tamamı elimizde olmadığından tam olarak ne anlattığını bilinmiyor. Ancak bu üç kelimenin bir arada kullanılması çok anlamlı. Zira Kenan diyarı olarak bilinen bölge Kudüs‘ü merkezine alan ve Hz. Musa’nın (a.s.) kendine iman edenleri ve israiloğullarını Mısır’dan çıkartarak götürmeyi arzu ettiği bölge. Aşkelot da yine bugün Filistin topraklarında yer alan bir yer. Ayetlerden de biliyoruz ki firavun israiloğullarının kendi saltanatını yok edeceğinden korktuğu için tüm erkek çocukların katledilmesini emretmişti. Yani onların nesillerini kesme derdini güdüyordu. Bu yazıttan öyle anlaşılıyor ki belki de bu endişe sebebiyle israiloğullarının bulunabilceği diğer yerlere de seferler düzenlemişlerdi.

Yine benzer temaya sahip sağdaki yazıt ise Merneptah Stele olarak geçiyor ve m.ö. 1200’lü yıllara ait olduğu düşünülüyor. Yazıta ismini veren Merneptah Kızıldeniz’de boğulduğu düşünülen II. Ramses‘in oğlu ve onun ardından tahta geçen kimse. Yazıtta şu ifadelerin yer aldığını görüyoruz :

Kenan olanca kederiyle esir edildi. Aşkelon fethedildi, Gezer ele geçirildi. Yanoam yok edildi. Israel tohumsuzlaştırılıp çöp edildi.

Burada da yine Aşkelon, Kenan ve İsrail kelimelerinin birlikte kullanıldığını görüyoruz. İlave olarak yine aynı bölgeden Gezer ve Yanoam bölgeleri eklenmiş. Tüm bu bölgelere düzenlenen operasyonlar sonucunda israil’in tohumsuzlaştırılıp çöp edildiğinin söylendiğini görüyoruz. Bu yazıtta anlatılanlar da muhtemelen arkadan kalan mısır halkının gözünde olayın nasıl kapatıldığını görüyoruz. Muhtemeldir ki II. Ramses’in cesedi gizlice saraya getirilip mumyalandı. Halka da israiloğulları ve beraberinde gidenlerin yok edildiği kralın da yatağında huzur içinde öldüğü palavrası anlatıldı.

Bu yazıtları neden özellikle gösterdim biliyor musunuz ? Burada anılan İsrail ismi Hz. Yakup’un (a.s.) lakabıdır ve bir rivayete göre Allah’ın kulu, diğerine göre de gece hicret eden demektir. Kuran-ı Kerimin Ali İmran suresi 93. ve Meryem suresi 58. ayetlerinde de Hz. Yakup (a.s.) İsrail olarak anılır. Ve bu kelime hem özel bir isim hem de ibranice bir kelime olması hasebiyle durup dururken Mısır yazıtlarında yer alamaz. Ayrıca tevrat her ne kadar tahrif olmuşsa da tarihi bir belge olarak dikkate alınması gereken realiteler içerir. Tevratta yer alan bazı kelimelerin ya da ne bileyim doğum sandalyesi vesaire gibi bazı anlatımların antik Mısır ile olan tutarlılığı bunlardan biridir. Bunları ancak o çağda Mısır’da yaşamış birileri bilebilir.

Örneğin bu durumu destekleyen bir kavram da hebrew kavramıdır. Grekçe’de hebraios,  latince de hebraeus olarak geçen bu kavram tevratta özellikle mısırda ve sonrasında bahsedilen topluluğu tanımlamak için kullanılır. Bu kavramın mısırda köleler, esirler gibi inşaat işlerinde vesaire çalıştırılan insanları tanımlayan habiru kavramından geldiği düşünülmektedir. Enteresan şekilde israiloğulları ve beraberinde Hz. Musa’ya (a.s.) iman etmiş olan ezilmişlerin Mısır’ı terk ettiği 1200’lü yıllardan sonra da bu kelime mısır kayıtlarında geçmemeye başlar.

Diğer sorunuza gelince. Ayetlerin ya da hadislerin bizim için mucizevi yönlerinden biri, geçmişe dair kimsenin bilemeyeceği şeyleri söylemeleridir. Nitekim biz de burada bunları konuşuyoruz işte. Bu mekanizma antik kavimler için ise tam tersi şekilde işliyordu. Yani gelecekte olacak şeyler mucize olarak kavimlere haber veriliyordu. İşte Hz. Muhammed (s.a.v.) ile ilgili o inanılmaz detaylı tasvirleri birlikte okuduk. Buna benzer şekilde Hz. İsa Mesih’in (a.s.) geleceğini de yahudiler biliyor ve bekliyorlardı. Bunları da gördük hatırlarsanız. Ama ne zaman O gelip de onların tanrının oğulları falan değil Allah’ın sıradan kulları olduğunu söyledi O’nu yok etmek için tuzaklar kurmaya başladılar. Yahudiler bugün hala delice mesihlerini (moshiach) delice beklemekte ve onun gelişini hızlandırmak için planlar yapmaya, tuzaklar kurmaya, kehanetler peşinde koşmaya devam etmektedirler. Mevzunun bu kısmının detayları da aslında şu anda dünyada olan biteni anlamak için çok büyük önem arz ediyor. Söz dönüp dolaşıp buraya tekrar gelecek. O zaman konuşuruz.

Bir de peygamberleri sadece Kur’an’da adı geçen peygamberlerden ibaret sanmamak lazım. Hadis-i Şerif’te bildirildiği üzere 124.000 peygamber gönderilmiştir. Bunların hepsi ilahi vahyi insalara anlatmış ancak pek çoğuna da 3-5 kişi iman etmiş ya da etmemiştir. Özetle geçmişte neyin ne olduğunu tam olarak bilmemiz mümkün değil. Ancak önce ki peygamberlere vahyolunmuş olan, Hz. İsa’nın (a.s.) bir gün peygamber olarak gönderileceği ve mucizevi şekilde babasız şekilde doğacağı bilgisinin, zaman içinde değişerek diğer medeniyetlerin çeşitli efsanelerine vesaire dönüşmüş olması teorisi son derece akla yatkın bir teoridir. Tıpkı Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hinduların The Last Kalki Avtar’ına vesaire dönüşmesi gibi. 

Pekala şimdi sizin “Bunları neden Mısır tarihinde açıkça bulamıyoruz ?” sorunuzu, bir başka soru ile daha önce virgül koyarak bıraktığımız imhotep‘e bağlayalım. Sorumuz şu : 

Mısırlıların yazıt ya da kitabelerinde yer alan bilgiler gerçekler ile ne oranda paraleldir ?

Ben şahsen önceleri antik mısırlıların tarih konusunda çok ince eleyen sık dokuyan bir medeniyet olduğuna inanırdım. İzlediğim belgeseller ya da okuduğum kitaplar falan ben de böyle bir algı oluşturmuştu. Ancak araştırmalarım sonucunda bu fikrim baya değişti. Neden mi ?

Hz. Yusuf (a.s.) ile imhotep arasında bahsettiğimiz tüm bu benzerliklere rağmen şöyle de bir durum var ki imhotep Hz. Yusuf’tan (a.s.) yaklaşık 900-1000 sene önce yani m.ö. 2600-2700 ler civarında yaşamış. (Gülerek) Ama şu da var ki imhotep’in adı yaşadığı dönemden neredeyse 1000 sene sonra yani Hz. Yusuf’un (a.s.) yaşadığı dönemlerde anılmaya başlanıyor. Aslında bunun tam tersi olması gerekirdi. Yani bu kadar önemli bir figürden önceleri daha sık bahsedilirken zamanla unutulmaya yüz tutsa bu durum makul olabilirdi. Oysa tam tersi olmuş. Hatta imhotep önce küçük tanrılar sonradan ise büyük tanrılar arasında kabul edilmiş. 

Kral Djoser’in büstünde bile imhotep’den bir vezir yani bir insan olarak bahsedilirken nasıl olur da yıllar içinde tanrıya dönüşebilir. Bakın yarı tanrı falan da demiyorum dikkat edin. Asıl tanrılar olarak kabul edilen ptah ve sehkmet‘in çocukları olarak trinity de yer bulur kendine. Bu trinity’nin bir başka versiyonu da daha sonra popülerleşen isis, osiris, horus‘tur. Bu üçlünün ilişki ve statülerine ilişkin benim bildiğim en az 4 farklı ve hepsi birbiri ile çelişen inanç var Mısır’da. Burada söylenecek ilk şey kendi inançları hakkında bile bu kadar çelişkiye sahip, inançlarını bu kadar kolay eğip büken bir toplumdan inançlarına aykırı konularda tutarlı ve sağ duyulu bir tavır beklemek hayalcilik olur. Demek istediğim şu ki böyle bir zihniyetten, tanrı kralın üvey oğlunun yani Hz. Musa’nın (a.s.), babasının helak oluşuna neden olduğunu kayda geçirmelerini falan beklemek zaten abesle iştigal etmek olur.

Peki aslında ne oldu ? Bence olan şey şuydu. Mısır tarihinde geçmişte iz bırakmış kimselerin kimliklerinin iç içe girmesi bilinen bir durumdur. Ki bu çoğu zaman da bilerek yapılan bir hatadır. Örneğin Sebayt Metinleri diye bir kavram vardır. Genelde öğütleyici ve didaktik bir muhteviyatı olan bu metinlerde geçmişte yaşamış önemli bir figürün ismi söylevi güçlendirmesi amacıyla sanki bunları söyleyen ismi anılan şahsiyetmiş gibi zikredilir. Bunun sonucunda da adı anılan kimselerin kronolojik olarak da kişilik olarak da izini sürmek imkansız bir hale gelebilmektedir.

Örneğin imhotep’ten kendi çağında ünvan olarak sadece kralın veziri, inşaatçı ve büyücülerin başı olarak bahsedilir. Ama zaman geçtikçe ortaya çıkan imhotep figürü şudur. İlk doktor, ilk mimar, inanılmaz bir astronom, dehşet bir yazar ve nihayetinde tıp tanrısı. Takdir edersiniz ki sıradan bir insanın bir insan ömründe bu kadar farklı alanlarda bu kadar çığır açan buluş yapması mümkün değildir. 

Bu ancak bir peygamber tarafından gerçekleştirilebilecek bir şeydir. Kimdir peki bu peygamber. Daha önce de adını andığımız Hz. İdris (a.s.). Kendisi insanlara bina yapma sanatını, tıp ilmini, yıldız yani astronomi ilimini ve hesap ilmini öğreten kimsedir. Zaman içinde Mısır mitolojisinde tanrı thot‘a dönüşmüştür, Yunan mitolojisinde hermes‘e, Roma mitolojisinde merkür‘e, maya mitolojisinde kukulkan‘a, yahudi kabalasında hanok‘a yani metatron‘a.

(Gülerek) Şu an içinizden “Ne anlatıyor bu adam yahu ?” diyorsunuz muhtemelen. Ama şayet becerebilirsem tüm bunların, insanlık tarihini anlamlı bir bütün haline getiren parçalar olduğunu göstereceğim.

İmhotep’in tarihte oynadığı en önemli rol muhtemelen piramitlerdir ki oraya geleceğiz. Tıp ile ilgili ise ortada hiçbir veri yoktur. Edwin Smith Papirüsü gibi m.ö. 1700’ler civarında yazılmış bir papirüsün daha önce ki bir metinden kopya edildiği, bunun da olsa olsa tıp tanrısına dönüşmüş imhotep olabileceği varsayılmaktadır o kadar. Oysa bugün anlatılan imhotep figürü, tıpkı yunan mitolojisinde ki yansıması, kehanet tanrısı apollun’un sağlık tanrısı olan oğlu asklepios gibi yıllar içinde sentezlenmiş hayali bir karakterden fazlası değildir. İmhotep’in hikayesine dahil edilenlerden biri de muhtemelen Hz. Yusuf (a.s.) ve 7 yıllık kıtlık hadisesidir.

MÜMTAZ : Konuya girerken dediğim gibi aslında imhotep hakkında bu detayları vermemin nedeni bir yandan da pagan dünyanın mitolojilerinde üç aşağı beş yukarı hep benzer senaryolarda rol alan, yiyen, içen, sevişen, aldatan, aldanan, ölen, doğan, falancanın oğlu, filancanın kızı olan yani aslında bir yaratıcı değil de tıpkı insan gibi yaratılmış olanların vasıflarına sahip bu zibilyon çeşit tanrının kökeninin ne olduğu konusuna ilişkin temel atmak. O zaman şimdi tekrar bahsettiğim şu famine stela yani kıtlık anıtı isimli yazıtta yer alanlara göz atalım.

MÜMTAZ : M.ö. 200’lü yıllara ait olduğu düşünülen yazıttta imhotep, khnum, anuket, and satis üçlemesiyle resmedilmiştir. Anlatılan hikaye ise kabaca şöyledir:

Nil’in suları azaldığı için Mısır halkı yedi yıldır yaşanan kıtlık sebebiyle perişan olmuş tanrılarını dahi unutmuştur. Kral Djozer, durumu çözmek için tanrı imhotep’in baş rahibine Nil’in sularını kontrol eden tanrının kim olduğunu bulmasını ister. Rahip, tanrı thoth’un tapınağında yer alan arşivlerde araştırma yapar ve Nil’i kontrol edenin nehir üzerinde yer alan Elephantine isimli küçük bir adada bulunan su kaynağında yaşayan khnum isimli bir tanrı olduğunu öğrenir. Ayrıca tapınakların ve piramitlerin yapılması gereken özel ve değerli taşlar hakkında bilgiler öğrenir vesaire. Durumu krala haber verir. Çok sevinen kral bir khnuma kurbanlar sunarak yaptığı bir arınma ritüeli icra eder ve uykuya dalar. Rüyasında tanrı khnum’u görür ve o anı şöyle anlatır : 

… Tanrıyı ayakta buldum… O kendisini yaratmıştı ve bana dedi ki : “Ben khnum, senin yaratıcın. Yaratılışın efendisi benim. Önce büyük okyanustan kendimi yarattım. Nil’i bilirim. Onun sularını dilediğimce yükseltirim, alçaltırım. Onun sevk edicisi benim… Söylediğim şekilde bir tapınak yapın ki ben de Nil’in sularını arttırıp size bolluk vereyim..

Uyanan kral da khnum’a tapınak yaptırıp ona yapılacak sunular hakkında halka talimat verir vesaire. (Gülerek) Cool story bro öyle değil mi ? Şimdi biz bugün imhotep’ten insan değil de tanrı olarak bahsetmesi ve benzeri sebeplerle biliyoruz ki bu yazıt aslında bir sahtekarlık. Sahtekarlığı yapanlar da mısırbilimcilerin tahminine göre o dönem isis kültünün ön plana çıkması sebebiyle geri plana itilen khnum’un rahipleri. Biliyorsunuzdur antik dinlerde her tanrının iletişime geçtiği kendi kahinleri vardır.