İNANÇ (50)

MÜMTAZ : Daha sonra eleman “Bugün dünyaya sözde demokrasi ve adalet dağıtan süper güç Amerika’nın üzerine kurulu olduğu fikri altyapı nedir kısacık bahsedeyim.”  diyerek aldı sazı eline ve başladı anlatmaya :

“Amerika’nın kurucuları 3 temel yapıdır. Püritenler, yani tevratı kutsal kabul eden bugünkü evanjelistlerin ataları. Masonlar, ki kurucu başkanların pek çoğu masondur. Ve son olarak yahudiler. Onlar bu iki grubun fikir babaları ve finansörleridirler. Parayı verir ve perde arkasından hizmetkarlarını denetlerler. Bunların üçünün de ortak olduğu nokta yahudi menfaatleridir.

Biz şimdi hrıstiyanlık özelinde konuştuğumuz için püritenlerden devam edelim. Püritenler, kendilerini Eski Ahit’e öylesine kaptırmışlardı ki, Amerika’ya New England yerine New Israel adını vereceklerdi.

New England’daki ilk büyük soykırım hareketlerinden biri, 1637’de Pequot Kızılderilileri’nin yok edilmesiydi. Sömürgeci püritenlerin, uyguladıkları bu vahşeti göklere çıkaran resmi açıklamaları şöyledir: “Yeryüzü cennetinde Tanrı’nın istemediği bu Pequot yerlileri temizlendi. Öyle ki, şükürler olsun, artık Pequot ismi taşıyan kimse kalmadı.”
Püritenlerin tevrattan aldıkları düşünce şudur: “Tanrı’nın seçilmiş halkı olan yahudilere ait olan Vaadedilmiş Topraklar’daki Kenan halkını yok etmek.” Yani Filistinlileri.
Katliamı uygulayan Püritenler, yaptıkları işi tümüyle dini liderlerinin kontrolünde gerçekleştiriyolar, kutsal misyonlarını yerine getiriyorlardı. Öyle ki, kızılderili erkek, kadın ve çocuklar tümüyle Eski Ahit emirlerine göre katlediliyorlardı. Kendi kullandıkları Tevrat deyimlerine göre, Püritenler, kızılderili çadırlarını ‘kızgın ateşli fırınlara’ döndürüyorlar, içindeki kurbanları Tevrat deyimiyle ‘olabilecek en kötü ölümle’ öldürüyorlardı. Bir başka Tevrat pasajının deyimiyle ölenler ‘ateşin içinde kızarıyor, ancak oluk oluk akan kanları ateşi söndürüyordu. Katliamı uygulayanlar ise ‘Tanrı Yehova’nın övgüsüne layık’ oluyorlardı.
Bundan bir kaç yıl sonra ise New York bölgesindeki yerlilerin temizlenmesi operasyonu düzenlendi. Örneğin, Subat 1643’de Güney Manhattan’da Hollanda’lı askerler tarafından Algonquin Kızılderilileri’ne karşı gerçekleştirilen katliam. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taş yürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı. 

Olaya biraz da masonik bakış açısından göz atalım. Mason George Washington, 1783’de şöyle yazar:

“Bizim yerleşim bölgelerimizin yayılması, belli bir şiddet gerektirecektir; aynı bir kurt gibi. Şekillerimiz tümüyle farklıdır ama her ikimiz de avcıyız.”

Mason Thomas Jefferson, John Adams’a kehanette bulunarak “Kızılderililerin vahşet ve sefalete maruz bırakılacaklar, savaş nedeniyle sayıları azalacak ve kendi istekleriyle dağlara gitmeyi seçecekler, tabii onlar isteyince biz de onları oralara süreceğiz!” der.

Mason Benjamin Franklin otobiyografisinde şöyle yazar : “Yerlilere içirdiğimiz rom içkisi Tanrı’nın bu pislikleri (kızılderilileri) yeryüzünden kaldırmak için yaptığı planın bir parçasıydı.”

Aynı yöntem daha sonra Kanada’da da izlendi, yerliler Afrika’ya veya Karaibler’e sürüldü. Sömürgecilerin uygulamalarını onları izleyen tüm önemli devlet adamları devam ettirdi. Theodore Roosevelt’den, 1991’de Körfez katliamını düzenleyen George Bush’a kadar hepsi dünyanın egemen ırklarının çıkarları için savaşta vahşet hakkı olduğunu savundular. Öyle ki, Winston Churchill zehirli gazın ‘medeni olmayan kavimlere’ karşı kullanılabileceğini savunmuştu.

Dünyanın dört bir yanından daha bir çok örnek verilebilir. Zira katledilen milyonlarca insandan bahsediyoruz. Batı dünyası bu karanlık mazisiyle yüzleşmek bir yana bugün hala dünyanın dört yanına hem ekonomik hem dini gerekçelerle zulüm dağıtmaktadır. Ve yeni hedefi de müslümanlardır. Şimdi hem olaya bir de islam penceresinden bakalım. Ve Endülüs’e uzanalım.”

MÜMTAZ : Endülüs hakkında ki şu solda görülecek kitabı gösterdi bana. Diğerleri işin bilim ayağı ile ilgili onlardan birazdan bahsedeceğim.

Yale Üniversitesi’nde İber edebiyatı üzerine uzman olan María Rosa Menocal’e ait olan The Ornament of the World (Dünyanın Süsü) isimli bu kitabı alıp okuduğumda gördüğüm şey hoşgörünün Endülüs toplumunun tabiatında olan bir özellik olduğuydu. Endülüs Emevi Devleti içinde zımmi (islam devletinin sancağı altında yaşayan farklı inanç mensupları) statüsünde yaşayan yahudilerin kendilerine müslümanlardan daha az hak tanınmasına rağmen yine de Hıristiyan Avrupa’nın diğer bölgelerine kıyasla çok çok daha iyi durumdayadılar. Ki o dönem Roma kilisesi yahudilerin İsa’nın katili olduklarını söylerek onlara aşağılık muamelesi yapıyordu. Oysa Endülüs’de yahudilerin dinlerinini dilediklerince yaşamalarına izin veriliyordu. Öyle ki kendi mahkemelerini kurup kendi adaletlerini kendi şeriatlarına göre uygulama hakkı dahi verilmişti. Zira diğer inanç mensuplarına hak ve adalet ölçüsünde davranmak islamın direk bir emridir.

MÜMTAZ : Bu noktada müslümanları terörist ilan etmek ve müslüman coğrafyalarında operasyon çekmek isteyenlerin kurduğu DAEŞ‘ten söz edelim. Donald Trump bile çıkıp “DAEŞ’i Barack Obama kurdurdu” dedi hatırlayın. Ve Obama döneminin Savunma Bakanı ve CIA Başkanı Leon Panetta demişti ki “DAEŞ ile olan mücadele 30 yıl sürecek bir iş.” Yahu bunu akıl mantık kabul eder mi. Dünyanın en gelişmiş ordularından oluşan bir koalisyon 3-5 tane pikaplı çapulcuyla baş edemeyecek öyle mi. Bunun saçmalık olduğunu işte kahraman mehmetçiğimiz ispatladı. Bir kaç ay içinde yaptığımız sınır ötesi operasyonlarda ne DAEŞ kaldı ne bir şey. Bu katil köpeklerin islamla zerre kadar alakası olmadığını da Hz. Ali’nin (r.a.) rivayet ettiği şu hadis zaten mucizevi şekilde ortaya koymaktadır.

MÜMTAZ : Kısacası Endülüs o dönem herkesin bir arada yaşayabilceği bir huzur atmosferiydi. Müslümanların 800 sene yönettiği topraklar hala o günlerin izlerini taşır.

Şimdi gelelim islamın bilim düşmanı olduğu ile ilgili saçma iddaaya.

Endülüs Emevi Devleti’nin medeniyet, ilim, gelişme götürdüğü Endülüs’de göz ameliyatları yapılacak kadar tıp bilimi ilerlemiştir. Astronomi, felsefe, sanat, mimari, şehircilik gibi pek çok konuda örnek olmuş, çağını aşmıştır. İbni Arabi, İbni Rüşd gibi nice isimler oradan geçmiştir. Kurtuba’da (bugünkü Cordoba) şehir ışıklandırması ve kanalizasyon sistemi dahi kurulmuş.

Bilim tarihi bugün insanoğlunun sahip olduğu bilimin temelleri önce Bağdat’ da sonra Endülüs’te müslüman alimler tarafından atıldığını yazmaktadır. Hristiyan Avrupada ise o sıralarda ne tuvalet ne de banyo yoktur. Lazımlıklar pencerelerden sokağa fırlatılıp dökülmektedir. Pencerelerden gelecek pis sular için geniş şapka ve sokakta yerdeki pis sular için topuklu ayakkabı icad edilmiştir.

İslamın bilim ile ilişkisi üzerine tam bir duayen olan rahmetli Fuat Sezgin hocamın kitaplarını mutlaka okumanızı öneririm. Az önce ki görselde bir kitabını da göstermiştim hatırlarsanız.

Peki o güzeş Endülüs medeniyeti nasıl mı yıkıldı ? Bunun için Kirli Isabella ve kocası Kral Ferdinand‘ı bilmek gerekir. Ben konuyu hiç uzatmadan hem mevzuyu hem Kirli Isabella’nın neden bu ünvan ile anıldığının anlatan olayı anlatacağım.  Kirli Isabella evlendiği gece kocası Ferdinand’a şöyle yemin eder ; “İspanya üzerindeki bütün Müslümanlar öldürülünceye kadar ben bir daha yıkanmayacağım” . Düğün gecesi kocasına ettiği yemin neticesinde bu kadın uzun yıllar hiç yıkanmamıştır. Ta ki İspanya’da ki o huzur ikliminin mimarı olan müslümanlar barbarca kılıçtan geçirilene kadar.

Endülüs hem dünya tarihinde hem islam tarihinde çok çok önemli bir kavşak noktasıdır. Yolumuz siyonizmin doğuşunu ve kabalist felsefeyi anlatırken de tekrar Endülüs’e düşecek. Kardeşlerim Avrupa ve Dünya tarihini bilmezsek ne kendi tarihimizi ne de dinimizi de tam olarak anlayamayız. Bunu asla unutmayın.

Bu konuda bir de radyolojinin kurucusu olan ünlü bili kadını Madam Curie‘ e kulak verelim:

“Müslüman Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık. Orada bilim sıfırlanınca, biz yeniden sıfırdan onların yüzyıllar önce keşfettiği şeyleri bulmaya çalıştık ve yüzyıllar kaybettik.”

Madam CURIE

MÜMTAZ : Osmanlı Devleti tarafından kurulan ilk rasathanenin kuruluşuna öncülük eden bilim adamı zamanın en ünlü matematikçisi ve astronomu Takiyüddin er-Raşit’ti. III.Murat ile yakınlık kurmayı başaran Takiyüddin hükümdarın hocası Hoca Sadettin Efendi’nin desteği ile astronomiye ilgi duyan padişahı rasathane konusunda ikna etti. Rasathane için gerekçe olarak Uluğ Bey’in rasatlarında bazı hatalar olmasını ve bu durumun da yapılacak yeni gözlemler ile düzeltilebileceğini göstermişti. III.Murat bu konuda Takiyüddin’e tam destek verdi. Padişahtan aldığı 10.000 altın ile rasathaneyi tamamladı.

Takiyüddin o zamana göre oldukça ileri teknik ve hesaplamalar kullanarak gözlemlerde bulunmuştur. Mesela Ekliptik ile ekvator düzlemi arasındaki açıyı bugünkine çok yakın şekilde 23 derece 28’ 40’’olarak hesaplamıştır. Yapılan gözlemler not edilmiş ve bu konuda önemli eserler oluşturulmuştur. Araştırmacılar Takiyüddin ile aynı dönemde yaşamış Danimarkalı ünlü astronom Tycho Brahe’den daha net ve daha kesin gözlemler yaptığına işaret ederler. Tycho Brahe Kepler’in hocasıdır ve simyacıdır. Bu detayı neden verdiğimi birazdan anlayacaksınız.

Bir takım kıskançlıklara bazı olumsuz bakış açıları da eklenince İstanbul Rasathanesinin ömrü çok kısa oldu. Bazı devlet adamları Hoca Sadettin’in ve Takiyüddin’in ön plana çıkmasına tahammül edemediler. Rasathanenin uğursuzluk getireceği konusunda, o tarihlerde dünyanın çok yakınından geçen kuyruklu yıldız ve veba salgınının bir uyarı olduğu iddia edildi. KRasathane ilk kuran ve astronomi ile uğraşan Uluğ Bey’in sonunun da felaketle bitmesi olayları padişaha delil olarak gösterildi.

Rasathane hakkında ki son hüküm zamanın ünlü Şeyhülislamı Kadızâde’den geldi. Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi III. Murat’a “Yıldızların gözleminin felaket getireceğini; göklerin sırlarını örten perdeyi kaldırmanın uğursuz bir haddini bilmezlik olduğunu; böyle bir gözlemevinin kurulduğu hiçbir devletin varlığını sürdüremediğini” söyledi. Padişah III. Murat da bütün bu iddiaları değerlendirerek Kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa’dan İstanbul Rasathanesini bir gecede yok etmesini istedi.

 

kopernik :

In the middle of all sits the Sun enthroned. In this most beautiful temple could we place this luminary in any better position from which he can illuminate the whole at once? He is rightly called the Lamp, the Mind, the Ruler of the Universe; Hermes Trismegistus names him the Visible God, Sophocles’ Electra calls him the All-seeing. So the Sun sits as upon a royal throne ruling his children the planets which circle around him.