İNANÇ (8)

MÜMTAZ : (Gülerek) Tahmin falan etmedim yahu. İnsanlara ezberletilen şeyleri söyledim sadece. Ben de arayıştayken çok okudum bu teorileri. Tıpkı anlamını hiç bilmeden, hakkında hiç etraflıca düşünmeden ezbere kuran okuyan müslümanlar gibi bir durum bu da. Onların da hali ortada zaten.

Gelin teori hakkında etraflıca biraz düşünelim. Farkında mısınız öyle bir söyleniyor ki sanki ilk insanlar sonradan bu gezegene gelmiş ve doğa olaylarına şahit olmuşlar gibi. Oysa evrimci düşünceye göre insanlar milyonlarca yılda evrildi öyle değil mi ? İyi de bu süreç boyunca gök hep gürlüyordu, şimşekler hep çakıyordu, depremler hep oluyordu vesaire. Bunlar olağan şeylerdi.  Teoriye göre insanlar bunların hayatın bir parçası olduğu halde evrilmişlerdi. Bir gün gelip de “Yahu bu şimşeği bizi cezalandırmak için görülmeyen bir güç mü çakıyor acaba ? Öyleyse hadi ona tanrı diyelim ve onu mutlu etmek için bir şeyler yapalım da öfkesini dindirelim” falan mı dediler. Yahu yağmur diner ve hayatlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi o kadar. Tıpkı hayvanlar gibi. Siz hiç şimşekten korkup ona karşı duygu geliştiren bir hayvan gördünüz mü ? Oysa onlar da milyonlarca yıldır aynı ortamda yaşıyorlar zira. (Gülerek) Şey mi yani. Onlar evrimin henüz alt basamağındalar ve bir gün onlarda şimşekten korkmaya mı başlayacaklar.

İkinci olarak insanlar görülmeyen şeylere inanmaya nasıl başladılar. Şimdi insanların bildiği her şeyin somut kavramlar olduğu o ilk ana gidin lütfen. Ama iyice yoğunlaşın. Soyutluk kavramı sıfır. Ne oldu,  nasıl bir evrimsel süreç sonunda bilinç gelişti de soyut şeyleri akledebilmeye başladılar. Evrim ihtiyaca binaen gelişen ve pekişen süreçler ise nasıl bir ihtiyaç bunu tetikledi. İşin biyolojik ya da anatomik boyutuna hiç girmiyorum bakın daha. Temelde kolunuzda ki hücre ile aynı yapı taşlarına sahip beyin hücreleri nasıl düşünce üretebilmeye, hayal kurabilmeye, veri depolayabilmeye başladılar. Bilim zaten bunun cevabını verebilmekten fersah fersah uzak.

Ölüm sonrası hayat meselesini ele alalım. Bir kere aynı şekilde durduk yere ölümden neden korkmaya başlasınlar ki. Hangi tecrübeye istinaden. Toprağın altının ölüler diyarı olduğuna vesaire nasıl inansınlar. Ölüp dirilen birini mi gördüler de onun söylediklerine inandılar. “Nerede bu dünya arkadaş biz hiç öyle bir şey görmüyoruz” demediler mi ?

Öte yandan muktedirler ile din ilişkisine gelince. Mottosu yahudi Marx’ın “Din toplumların afyonudur.” sözü olan ve baskıcı totaliter yöneticiler halkı yöntebilmek için dini kullandılar deyip devam eden, süslü jargona bezenmiş saçma bir düşünce var malum. Neden mi saçma ?

Olaya iki dönem halinde yaklaşalım bakalım. Birinci dönemde yani daha eski çağlarda topluluklar küçük devletler ise şehir devletleriydi. Bu dönemde her şehrin bir tanrısı ve kahinleri vardı. Evet halklar kralları tarafından zulüm ve zorbalığa maruz kalmışlardı. Ama çok dikkat çekici başka önemli bir unsur da krallarının bu zulmünü olağan görüyorlardı. Çünkü onlar tanrı-krallar idi. Halkları onlara hizmet etmeyi tanrılarına hizmet etmek olarak görüyorlardı. Ve zorlama şekilde değil, tamamen kendi hür iradeleri ile inanıyorlardı. Bu tanrı-krallar da bütün hayatlarını öldükten sonra krallığını devam ettirebilme motivasyonu üzerine kurmuşlardı. Yani idareci için de halk içinde din araç değil amaçtı. Burada asıl soru da bu. Tanrı-kral gibi bir kavrama, yani bir insanın tanrı olabileceğine nasıl ve neden inanıyorlardı ?

İkinci dönemde ise toplumlar kaynaşmış ve farklı dinlerin yolu birbiri ile kesişmeye başlamıştı. Bu dönemde de inanç dinamikleri sadece muktedirlerin isteğine bağlı olarak değil, halkın talebi ile karşılıklı ilişkiler neticesinde dengelenmekteydi. Örneğin Hz. İsa’nın (a.s.) tebliğ ettiği islam inancı Roma coğrafyasında hem ilahi vahye uygun haliyle hem de yahudi pavlus’un türettiği bozulmuş haliyle hızla yayılmıştı. Bu durum karşısında Roma imparatoru Konstantin istemeye istemeye de olsa hem kendinin hem devletin dinini değiştirmişti. Tabi bunu yaparken eski dinleri mithraizmi de terk etmek istemediğinden İznik Konsülünde alınan kararla Hz. İsa’nın (a.s.) haşa tanrının oğlu olduğu kabul edilmişti. Ve bugünkü paganvari hristiyanlık inancı doğmuştu. Bu kez de imparator halkı dinin bu haline inanmaya mecbur etmişti.

Özetle diyeceğim şu ki bahse konu olan ilkel kabile devleti de olsa komplike bir imparatorluk da olsa tarihin her döneminde inanç her zaman yönetimin ve devletin en asli unsuru olmuştur. Evet idareciler inancı her zaman kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmışlardır ama inanç hiçbir zaman araç olmamış her zaman amaç olmuştur.

Biz zaten şu anda işin asıl ilk kısmıyla ilgileniyoruz. Şimdilik tanrı-kral kavramı üzerine kafa yormayı sonraya bırakalım ve yine Hz. İbrahim’e (a.s.) dönelim. Senkronize şekilde bir yandan da sizin sorularınıza cevap verebilmek için biraz gel-gitli anlatıyorum ama karışık gelmiyordur umarım.

KAAN : Yok şu an için sıkıntı yok. Söylediklerinize mantıksız da diyemem ama evrimin de bilimsel bir realite olduğunu unutuyorsunuz.

MÜMTAZ : (Gülerek) Acaba öyle mi ? Şimdi evrim konusuna girmeyelim uzamasın. Ayrıca konuşuruz. Hz. İbrahim’in (a.s.) içinde yaşadığı kavmin inançlarının bir de gök cisimleri ayağı vardı. Hemen her pagan inanç isteminde olduğu gibi. Putların ardından bu kez de bunlar hakkında düşünmeye başladı.

MÜMTAZ : Gök cisimlerinin işleyişinin kendi hallerinde ve döngülerinde akıp gittiklerini gözlemledi. Güneşin, ayın, yıldızların döngüsü görünce yok olup giden bir varlıkların tanrı olamayacağını düşündü. Antik kavimler ise olaya bambaşka bakıyordu. Güneşe, aya, yıldızlara özellikle de sirius yıldızına tanrısal vasıflar yüklüyorlardı. 

Bu noktada size ikinci sorumu sormak istiyorum.

MÜMTAZ : Sizce neden dünyanın dört bir yanında tapınaklar hep piramit formunda yapılmıştır ? Varsayımları bir yana bırakırsak, bu medeniyetlerin birçoğunun arasında kültür aktarımına işaret edecek nitelikte organik bir bağ da tespit edilememiştir.

Vadettiğim gibi vereceğiniz cevabı da peşinen söyleyeyim : Hiç düşünmemiştim bunu.

KAAN : (Gülerek) Ne yalan söyleyeyim hiç düşünmedim. Sizin görselinizde böyle bir arada görünce de hakikaten baya ilginç geldi doğrusu.

MÜMTAZ : Peki o zaman bununla ilişkili olan üçüncü soruma geçiyorum.

MÜMTAZ : Astronomide, matematikte önemli seviyelere ulaşacak mental olguluğa ve bilgi birikimine sahip bu insanlar gök cisimleri ile ilgili sizce nasıl olmuş da bu kadar saçma sapan şeylere inanmışlardı ? Nasıl onlara tanrısal vasıflar yüklemişlerdi ? Ne bileyim sirius yıldızına ya da onun içinde yer aldığı Orion takım yıldızına neden bu denli önem atfetmişlerdi ? Neden tapınaklarını bu yıldız kümesine hizalayarak inşa etmişlerdi ? Neden buralarda insanlar kurban etmişlerdi ?

Cevabınızı söyleyeyim: Çünkü gök cisimleri onlara ulaşılmaz geliyordu herhalde. Sirius de en parlak yıldız olduğu ve güneş bile ortada yokken o var olduğu için vesaire vesaire

KAAN : (Gülerek) Yani evet size katılıyorum herhalde böyle olmuştur.

MÜMTAZ : (Gülerek) Ama ben pek size katılamıyorum maalesef. Ben de bu sorulara bir türlü mantıklı cevaplar bulamamıştım bir zamanlar. Sadece ulaşılmaz ve büyük görmeleri ya da gökte ki en parlak yıldız olduğu için vesaire.. Bu kadar sığ mıdır yani cevap.

Eğer öyleyse güne tüm gök cisimlerinden büyük ve parlak olduğu için herşeyin kaynağı o görülürdü. Peki öyle mi ? Hayır. Mesela Mısır’lılar sirius’a güneşin arkasında ki güneş derler ve güneşin gücünü ondan aldığına inanırlardı. Mısırlı rahipler takvimlerini güneşe göre değil bu yıldıza göre düzenleyerek tanrıça İsis’in yıldızı derlerdi. 

İkincisi gökteki en parlak yıldız olması şeklinde ki mantığınızdan yola çıkarak şuna da dikkatinizi çekeyim. Eliptik ve geniş yörüngesi sebebiyle şu an dünyadan görece uzak olan Vega yıldızı bundan yaklaşık 11.000 yıl önce gökte ki en parlak yıldız idi. Oysa vega yıldızı ile inanç bağlantısına ilişkin hiçbir arkeolojik buluntu yoktur. Demek oluyor ki sirius kültleri ve hatta yıldız tapıncı ancak bu tarihten sonra ortaya çıkmak zorundadır. Yani tıpkı islamın söylediği gibi.

Sirius için ileride işimize yarayacak bir iki detay daha verip geçelim. Sirius ile ilişkili tanrı Akadlarda sin tanrıçasının kızı iştar olarak geçerdi. Ki bugün  bizim star (yıldız) olarak kullandığımız kelimenin de kökenidir. Diğer mitolojilerde ki başkaca adları arasında astarte, aştoret, artemis, isis, venüs, kibele, lucifer sayılabilir. Morning star yani seher yıldızı olarak da bilinir. Bu açıdan mitolojilerde sıklıkla da Venüs ile ilişkilidir vesaire. 

Şimdi kaldığımız yerden konumuza devam edelim. Kavminin inançlarını aptalca bulan ve arayışlarını sürdüren Hz. İbrahim’e (a.s.) nihayetinde ilahi vahiy ulaşmış ve peygamberlik görevi kendisine verilmişti. 

MÜMTAZ : Peygamberlik vazifesini alan Hz. İbrahim (a.s.) aralarında tanrıça sin denilen putun da yer aldığı panteona girerek tüm putları parçaladı. Böylece ahmakça inançları hakkında halkının ve kendisinin ilah olduğunu düşünen Nemrut‘un gözünü açmak istediyse de sonuç alamadı. Ve kendisini ateşe atan kavminin elinden Allah’ın izni ile kurtulurarak bugün bizim balıkgöl olarak bildiğimiz yerden başlayıp nihayetinde Kabe’yi inşa edeceği yolculuğuna başladı.

En nihayetinde özetlersek konumuzun özü olan heykellerin mahiyetinin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Ama farz edelim ki namaz kılan insanları betimleyen figürler olsunlar. Çok açık ortadadır ki bu bırakın islamın söyledikleri ile ters düşmeyi tam aksine onu doğrulayan bir durum olur. Diğer yandan da Hz. İbrahim’in (a.s) parçaladığı sin tanrıçası üzerinden verdiğim örnekle de apaçık şekilde gördük ki islamiyetin antik dinlerin uzantısı olduğunu iddaa etmek ancak ahmaklıktır.

Zaten ne demiştik Peygamberimiz (s.a.v.) put tapıncının sonradan ortaya çıkan bir durum olduğunu mucizevi bir şekilde haber vermiştir. Yakın zamana kadar bunun tam tersini iddaa eden arkeologların safsatalarının yerle yeksan olduğu yer olan Göbeklitepe hakkında konuşmanın zamanı geldi artık.