ALGI & BİLGİ & YARGI


 Kardeşlerim !

Gün içerisinde aldığınız kararları bir düşünün. Kıyafet ve yemek seçiminden yapılacak işlerin sıraya konmasına, dolmuşa mı binsem otobüse mi, çay mı içsem kahve mi gibi sorulara verdiğimiz yanıtlara kadar, gün boyu verdiğimiz kararların listesini yapsak binlerce satır tutar.



Çoğu kararı da birkaç saniye içinde veriyoruz. Peki ya insan ilişkilerinde davranışlarımızı belirlerken, söyleyeceğimiz kelimeleri seçerken verdiğimiz, mili saniyede gerçekleşen kararlar ? Tüketici olarak onlarca seçenek arasından yaptığımız tercihler ? Bir de tabii iş ve eş seçimi gibi daha uzun dönemde verdiğimiz hayati kararlar var. Ama pek tabi ki hiçbiri bir ahiret hayatımızın ilgilendiren imani konuları etkileyen kararlar kadar ehemmiyetli değildir.

Peki nasıl karar veriyoruz ? Basit şekilde formülüze edersek :

ALGI + BİLGİ = YARGI

Doğrudan ya da dolaylı olarak bize ulaşan bilgiyi kendi algı filtremizden geçirdikten sonra ulaştığımız fikri neticeye yargı diyoruz. Peki yargılarımızın tamamı ile bizim öznel düşüncelerimizin sonucu olduğundan ne kadar eminiz. Yoksa çok mu eminiz ? Bence karar verme dinamiklerimizle ilgili gerçekleri bilmeden pek o kadar da emin olmamamız gerekiyor. Neden mi ?

Stanford Üniversitesi yaptığı bir araştırmada insanların verdiklerin kararların sadece %6 'sını bilinçli, geriye kalanı bilinçaltı mekanizmalar desteğiyle verdiğini sonucunu ortaya koydu. Ortalama bir insan tek bir anda bilinçli olarak 400.000 byte'ten fazla bilgiyi işleyemezken, ama bilinçaltımı çok daha fazla bilgiyle başa çıkabiliyor. Üst beyin saniyede 400.000 byte veri depolarken alt beyin, 2.000.000 byte veri depolamakta.

Gelin bilinçaltımızın kararlarımızda ne denli etkin olduğunu hemen kısa bir test ile somutlaştıralım.



Yukarıda görselini verdiğim gibi bir mizansen hayal edin. Bir tramvay yolunun yakınlarındasınız. Derken uzaktan yaklaşmaktan olan tramvayın sesini duyuyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki tramvay yolunun üzerinde ellerinde aletler olan beş işçi. Tabi bizim görselde ki işçiler işi gücü çoktan bırakıp kaderlerine razı olmuş gibi göründükleri için siz sıkı çalışan dalgın işçiler hayal edin. Neyse, tehlikeyi farkediyorsunuz farketmesine ama onları uyarabilmeniz için artık çok geç. Siz koşup onlara sesinizi duyurana ve işçiler toparlanıp kalkana kadar tramvay onları çoktan ezip geçmiş olacak.

Birden makası kontrol eden kolun tam yanınızda olduğunu görüyorsunuz. Büyük şans ! Kolu çektiğiniz anda beş işçiyi akşam sıcak yuvalarına ailelerine döndürmüş olacaksınız. Ama o da ne ! Son anda diğer yolun üzerinde de biri olduğunu fark ediyorsunuz. Peki bu durum da ne yapardınız ?

Kolu çekip beş kişinin hayatını kurtarmak için tramvayı o bir kişinin üzerine yönlendirir miydiniz?

Kararınızı verdiyseniz gelin senaryoyu biraz değiştirelim. Bu sefer aşağıda ki görselde ki gibi bir tramvay yolunun üzerindeki üst geçittesiniz. Tramvay yine çalışan beş işçinin üzerine doğru hızla ilerliyor. Yanınızda da bu trajik duruma sizinle birlikte şahitlik eden oldukça iri yarı, cüsseli bir adam var. Yaşanacak trajediye tanıklık etmek için umutsuzca hazırlanırken birden farkediyorsunuz ki bu adamı köprüden iterseniz o iri cüssesiyle yolu tamamen tıkayacak ve beş kişinin hayatı kurtulacak. Bu durumda kararınız ne olurdu?

Beş kişinin hayatını kurtarmak için o iri cüsseli adamı raylara iter miydiniz ?



Duraksadınız öyle değil mi ? Hatta büyük ihtimalle duraksamaya bile kalmadan yok olmaz ! dediniz. Ve şu anda ilginç bir şekilde kendi vermiş olduğunuz bu kararı neden verdiğinizi anlamaya çalışıyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki iki durum arasında teorik olarak hiç bir fark yok. Temel prensip 1 kişiyi feda edip 5 kişiyi kurtarmak.

Felsefeci Philippa Foot ve Judith Jarvis’in ortaya attığı “tramvay ikilemi” sonuçlar açısından aynı olsa da duygular işin içine girdiğinde insanoğlunun nasıl farklı karar verdiğini gösteren etkili bir örnektir. Bu sorulara muhatap olan birçok kişi birinci senaryonun sonundaki soruya olumlu yanıt verirken ikinci senaryoda kine ise olumsuz cevap veriyor.

Tramvay ikilemindeki sorular yöneltildiğinde ki beyin aktiviteleri ölçülen denekler birinci senaryoyu düşünürken dorsolateral prefrontal kortekslerinin ön bölgelerinde hareket görülüyor. Duyguların daha çok dahil olduğu ve faydacı yargılar veremediğimiz ikinci senaryoda ise cingulate korteksin ön bölgesinde etkinlik artıyor ki bu bölge beynimizin yanıt çatışması yaşadığımız durumlarla ilişkilendirilen bölgesi.

Küçük testimiz bize gösteriyor ki çok kritik kararlar verirken dahi pek öyle bile isteye kararlar veremiyoruz. Bilinçaltı dediğimiz dünyamız bizim bu kararları almamızda baş rolü oynuyor. Peki bilinçaltımız karar verirken kendi kafasına göre mi takılıyor ? Hayır onunda bağlı olarak çalıştığı bazı mekanizmalar var.



Video da gördüğümüz antiloplara baktığımızda bilinçaltımızın karar verirken kullandığı bazı mekanizmaları görebiliriz. Bunlar :

“Tatmin eden sezgi” kararımızı daha fazla geciktirmek istemediğimiz durumlarda beklentilerimizi karşılayan ya da beklentilerimizi aşan ilk seçeneği seçmemize yardımcı oluyor.

“Tanıma sezgisi” daha çok, seçenekler hakkında fazla bilgimiz olmadığı zamanlarda kullandığımız, daha tanıdık olduğumuz seçeneği tercih etmemizle neticelenen bir sezgi.

“Onaylama yanlılığı” sezgisel yanlılıklarımızdan bir diğeri. İnandığımız doğruları tasdik eden seçeneği seçme eğilimindeyiz.

Bu doğal refleksimizin getirdiği yanılgı potansiyelimiz bizi zaman zaman mantıklı ve reel yargılar yerine subjektif yargılara götürmekte. Halihazırda sahip olduğumuz düşünce her ne ise, onu müdafaa etme çabası içerisine girip adeta körü körüne o yargıya inanmaya devam edebiliyoruz. 24 saat  Halk TV  ya da A Haber izleyen insanlar buna bir örnek teşkil ederler örneğin. Bu tip bir aksiyonun asıl amacı inceden inceye düşünüp yeni fikirler edinmek yerine, sahip olunan fikriyatı pekiştirmektir. İzlenilen kanallar tam da bu amaca hizmet etmektedir nitekim.

Şimdide biraz da ilk sırada Otokinetik Deneyi olmak üzere yargı mekanizmamız üzerinde ki dışsal faktörlere göz atmaya başlayalım. Bu deney Muzaffer Sherif tarafından geliştirilen ve sosyal psikolojiyi anlamaya yönelik bir deneydir.



 Karanlık odada bir sabit ışık noktası gösterildiğinde beynimizin bize yaptığı bir illüzyonla o noktayı hareket ediyormuş gibi görürüz. Buradan yola çıkılarak hazırlanan deney basit ve 3 aşamalıdır.

İlk aşama: Katılımcılara tek başlarına bulundukları karanlık bir odada ışığın kaç cm hareket ettiği sorulur. Katılımcıların cevapları soru tekrarlayan bir şekilde sorulduğunda bir noktada sabitlenme eğilimindedir. Örneğin ilk cevapta 11 derken ikincide 3 sonrakinde 7 sonrakilerde 6’da sabitlenir.

İkinci aşama: Katılımcılara bu soru tanımadıkları bir grupla beraber girdikleri bir odada tekrar sorulur. Gruptaki her katılımcı cevaplarını sesli bir şekilde bildirir. İşte tam burada bir şeyler olur az önce 6 olarak belirlenen hareket aralığı birden gruptaki diğer katılımcıların cevaplarına daha yakın bir hale gelir. Aynı şekilde diğer katılımcılar cevaplarını grubun ortak bir noktada buluştuğu cevaba yaklaştırma eğilimindedir. Katılımcılar ilk koşulda verdikleri cevapları bırakıp grupça ortak bir norm belirlemişlerdir.

Üçüncü aşama: Katılımcıları bir sene sonrasında tekrardan deneye çağırılır ve tek başlarına odaya alınarak ışığın ne kadar hareket ettiği sorulur. Bu durumda katılımcıların bir sene önceki grubun belirlediği standart cevabı verdikleri gözlenmiştir. Üzerinden bir sene dahi geçse grup normunun geçerliliğini koruduğu bulunmuştur.

Bu deney bize içinde bulunduğumuz grubun düşüncelerine ne kadar kolay kanalize olabildiğimizi göstermiştir. Bu deney, tam olarak emin olamadığımız bir durumda yargımızın nasıl etki altında kaldığını göstermekteydi. Acaba daha somut ve net bilgiye dayalı bir durumda da bu kadar kolay etkilenebilir miyiz ? Şimdi çıtayı biraz daha yükseğe koyalım ve Asch Deneyi 'ne geçelim.



Kardeşlerim videoyu izlediniz. Adına kabaca mahalle baskısı diyebileceğimiz bu etki, deneye katılanlar ister sokakta ki sıradan bireyler olsun ister yüksek IQ skorlarına sahip bireyler olsun aynı sonuca yol açmaktadır. Şunu çok iyi anlamamız gerekir ki bilim adamı da olsa oturduğu yerden aklı tavana da değse insan insandır ve bu mekanizmalar tüm bireyler için geçerlidir.

Bireysel ve sosyolojik yargı mekanizmamız üzerine bunca yapılan deneylerin, yapılan onca araştırmanın ve yazılan makalelerin vs. sonuçlarına bakıldığında, alemler nebisinin aşağıda ki hadisi-i şerifi ile olayın fotoğrafını daha asırlar öncesinden çekerek bizi uyardığını görmek oldukça dikkate şayandır.



Sosyal bir varlık olmamız hasebiyle fikirlerimiz, düşüncelerimiz ve pek tabii ki inançlarımız çevremizle girdiğimiz etkileşimler neticesinde şekillenir. İnandığımız şeye bilerek ve gerekçeli olarak inanmıyorsak bu etkileşimler zamanla inancımızı da şekillendirmeye başlayacaktır.

Somut ve net bilgiye sahip olduğumuz durumlarda dahi ne kadar kolay etki altında kaldığımızı gördük. Hal böyleyken boyumuzu aşmaya başlayan meselelerde ki tavrımızın artık sizin için şaşırtıcı olmayacağı kanaatindeyim.

  MIT ’de beyin ve bilişsel bilimler öğretim üyesi Laura Schulz’a göre kişisel kapasitemizin üstünde olduğu için karar vermekte zorlandığımız durumlarda, kararına güvendiğimiz birinin davranışını kopyalıyoruz. Bu mekanizmanın en çok kullanıldığı alan pek tabi ki bilimdir. İnsanların pek çoğu hakkında en ufak bilgiye dahi sahip olmadığı konularda bilim adamlarının söylediklerini mutlak doğru kabul ederler. Peki acaba insanlar beyaz önlüklü bir bilim adamının otoritesine ne derece itaat ederler.

Sorumuzun cevabı için şok edici sonuçları olan Milgram Deneyi 'ni inceleyelim. Bu deney ile biraz da işin duygu durumuzu aydınlatan boyutlarına uzanacağız.



Psikolog Stanley Milgram, 1961 yılında Yale Üniversitesi’ndeki tarihi deneyine başlarken, şu temel soruya cevap arıyordu:

Sıradan hayat yaşayan zararsız bir insan, kendisi gibi bir insana zulmetmekte, acı çektirmekte ne kadar ileri gidebilir?

Deneye katılacak birey 45-50 yaşlarında bir başka bireyle tanıştırılır. Hafif ihtiyar olan bu abimiz diğer katılımcıya tanışma faslında kalp hastası olduğunu özellikle vurgular. Bu abimiz aslında deneyin içinde yer alan bir görevlidir fakat asıl katılımcı bunu bilmiyordur. Deneyin amacının fiziksel acının öğrenme üzerine etkisinin ölçülmesi olduğu ifade edildikten sonra güya kura çekilerek kimin öğrenci kimin öğretici pozisyonunda olduğu tayin edilir. Pek tabi ki kura asıl katılımcının her halükarda öğretici olacağı şekilde ayarlanmıştır.

Deney düzeneğinde yer alan ve elektrik şoku veren makinede 15 volttan 450 volta kadar çeşitli voltaj seviyelerine ait düğmeler vardır. Düğmeler üzerlerinde yer alan ‘Hafif şiddetli (75-120 volt), ‘Şiddetli (135 – 180 volt), ‘Tehlikeli (135–180 volt) gibi etiketlerle de gruplandırılmıştır. En yüksek şok seviyesi olan 435–450 volt arası ise ‘XXX’ şeklinde etiketlendirilmiştir.

Deneye başlamadan önce öğretici pozisyonunda ki katılımcıya 40 voltluk bir elektro şok verilerek diğer katılımcının ne kadarlık bir acıya maruz kalacağı hakkında fikri olması sağlanır.

Deneyden önce Milgramdeneklerin çoğunun bir başkasına 150 volttan fazla elektrik şoku vermeyi reddedeceği tahmininde bulunmuştur. Yale Üniversitesi’ndeki bir grup psikiyatrist ve psikolog arasında yaptığı ankette de, deneklerin sadece % 1inin 450 volta kadar çıkacağı tahmini yapılmıştır. Ama durum hiç de öyle olmamış ve herkesi şok eden bir sonuç ortaya çıkmıştır. İlk deney grubunda bulunan 40 denekten 26’sı, yani % 65’i, acı içinde bağıran çığlık atıp yalvaran kalp hastası adamı kulaklarıyla duydukları halde, otoriteye itaat ederek 450 voltaj uygulamaya kadar çıkmıştır. Daha da vahimi, deneklerin tek biri bile, 300 volt seviyesinden önce deneyi bırakmamıştır.

Bir otorite-itaat deneyi olan bu çalışma üzerinden Hitler Almanya'sına kadar pek çok farklı çıkarım yapılabilinir. Benim konumuz özelinde bu deney ile anlatmak istediğim ilk husus ise bilimi nasıl da bir otorite olarak algılar, bunun sonucu olarak da onun söylemleri doğrultusunda kabullenmeye ve yönlendirilmeye nasıl da açık hale getirildiğimizdir.


 


Not :  Yukarıda verdiğim  ve anlatım boyunca ara ara vermeye devam edeceğim kartlar illuminati isimli bir oyuna ait kartlardır. Detayından birazdan bahsedeceğim. Şu an için bilmemiz gereken bu kartların da bir algı yönetimi aparatı olduğudur. Teoride bu kartların amacı, illuminati isimli gizli örgütün dünyayı nasıl ifsad ettiğini ve insanları nasıl kandırdıklarını anlatmaktır. Kartların anlattıkları yol, yöntem, olay kavram vs. anlamında adeta bir itiraf niteliğinde doğru olsa da ilk sayfada da vurguladığım üzere illuminati örgütü ihalenin kendisine bırakılmaya çalışıldığı koskoca bir yalandır. 


Şeytani akıldan ilham alan siyonist çete bilimi adeta haşa bir ilah pozisyonuna sokma gayreti içindedir (Kart 1 : GOAL Blinded by Science = HEDEF Bilime körü körüne inandırmak) ve bunda çok büyük ölçüde muvaffak da olmuşlardır. Bilim ilahının otoritesine girmiş insanlara artık bilim kisvesi altında yaptırılamayacak şey yoktur. Kendi beyinlerine çip taktırıp itaatin dışına çıktıklarında tek tuşla elemine edilecek robotize kölelere dönüşmek gibi.  (Kart 3 : Evil Geniuses for a Better Tomorrow = Çok daha iyi yarınlar ?! için çalışan şeytani dahiler) Detaylarını sonraya bırakarak konumuza devam edelim.

O dönemde maymunlar üzerinde yapılan benzer başka bir deney ise Milgram deneyinin sonucunu daha da belirgin olarak ortaya çıkarıyordu. Bahsettiğim deneyde farklı kafeslerde yer alan 2 maymundan birisine kendisine yemek verilmesi için kafesinde ki bir zinciri çekmesi gerektiği deneyden önce öğretilmiştir. Deney düzeneği ise ilk maymun zinciri çektiği anda ikinci kafeste ki maymuna elektrik şoku verilecek şekilde ayarlanmıştır. Deneyin başlamasından bir süre sonra zinciri çekmeleri ile diğer maymunun acı çekmesinin ilişkili olduğunu anlayan denek maymunları artık zinciri çekmemeye başlamıştır. Öyle ki 12 gün boyunca açlık çeken maymunlar gözlenmiştir.

Maymunlarla yapılan bu deney ile Milgram deneyi üzerinde yapmak istediğim ikinci çıkarım ise insanın içinde bulunan kötülük ve zalimlik eğilimi ile ilgili olacak. Bu çıkarımı evrim teorisi üzerine konuşurken hatırlamak üzere bir kenara not ederek devam edelim.

Milgram deneyinde katılımcılar nihayetinde dışsal faktörün otoritesine binaen zalimleşiyordu. Peki  diyelim ki bu faktörü ortadan kaldırsak ve insanlar kendi otoriteleri ile davransalar sonuç ne olurdu ? Cevabımızı bulmak için Zimbardo (Stanford) Deneyi 'ne bir göz atalım.

Stanford Üniversitesi’nde sosyal psikolog olan Philip Zimbardo tüm insanların kontrolsüz güce sahip oldukları zaman zalimleşebileceğini düşünüyordu. Bunu göstermek için Stanford Üniversitesi psikoloji departmanının bodrum katında bir sahte hapishane deneyi gerçekleştirdi.



Bu deney, gardiyan rolündeki katılımcıların sadist eğilimler göstermeleri ve mahkum rolündeki katılımcıların ciddi şekilde depresifleşmesi gibi nedenlerle kontrolden çıkmış ve planlandığı 15 gün sürdürülemeden ve 6. günde bitirilmiştir. Zimbardo ortaya çıkan durumu Şeytan Etkisi (Lucifer Effect) olarak ifade etmiştir.

Yukarıda ki videoda mavi giyenler üzerinden verilen örneği ve aşağıda verdiğim Barış için Öldür (Kill for Peace) temalı kartları ilişkilendirerek hafızanızda tutmanızı rica ediyorum. İnsanın içinde yer alan zalimleşme, şiddet ve kendini üstün görme eğilimlilerin siyonist çete tarafından bu zamana kadar nasıl kullanıldıklarını ve finalde nasıl kullanılmayı planlandıkları ile ilgili konuşurken hatırlayacağız.



Ve gelelim son testimize. Yorumları sonraya saklayarak direk teste geçiyorum.

Bir deney için “denek” arandığını bildiren bir üniversitenin ilanına başvuruyorsunuz. Gittiğiniz de üniversitede sizi bir masaya oturtup karşınıza da hiç tanımadığınız ve sizinle aynı ilana başvurup gelmiş bir kişiyi oturtuyorlar. Odaya, deneyi yapacak olan beyaz önlüklü bir akademisyen giriyor. Akademisyen, size 200 ₺ veriyor. Çok mühim olmasa da fiyatları Türk Lirasını bazı alarak güncellediğimi de baştan söyleyeyim. Akademisyen parayı verdikten sonra da kuralı söylüyor.

 Kural şu: Bu 200 ' nın istediğiniz bir miktarını paylaşmak üzere karşı tarafa teklif edeceksiniz. Varsayalım ki 50 ₺ teklif edebileceğiniz gibi 75 , 100 ₺, 125 , 150 ₺ vb. de teklif edebilirsiniz. Karşı tarafın ne kadar teklif edeceğiniz konusunda söz hakkı yok. Seçim tamamen size kalmış. Diğer taraf önerdiğiniz bu teklifi isterse kabul edecek istemezse de reddedecek. Tamamen ona kalmış. Teklif edilen miktarı kabul ederse, geri kalan kısım da sizin olacak. Böyle bir durumda deney bitecek, iki taraf da parasını alıp evine gidecek.

Ancak, bir kural daha var. Eğer, karşınızdaki kişi teklif ettiğiniz parayı beğenmez ve kabul etmezse, deney yine bitecek. Beyaz önlüklü akademisyen, verdiği 200 ₺' nı geri alıp gidecek. Ne siz, ne de karşınızdaki kişi para alamayacaksınız.

Soru : Ne kadar teklif ederdiniz ?



Şimdi de senaryoyu tersine yani artık sizin teklif edilen taraf olacağınız şekilde düşünelim.

Soru : Minimum ne kadarlık bir teklifi kabul ederdiniz ?

Durun ben tahmin edeyim. İlk soruda teklifiniz 100 ' ndan daha azdı, ikinci soruda ise yaklaşık 50 ' ndan daha düşük teklifleri kabul etmem dediniz. Tahminim tuttu mu bilemem ama kesin olan bir şey var ki  defalarca yapılmış olan bu deneyde ezici çoğunluk karşı tarafa hep 100 ' ndan daha az tutarlı teklifler yapmış. Buna mukabilde yaklaşık 50 ' ndan daha düşük teklifler reddedilmiş.

Sonuç itibariyle ortaya çıkan sonuçlarda kesinlikle rasyonel ve akılcı olmayan müthiş bir absürtlük var. İlk durumda parayı eşit miktarda ve kesin olarak paylaşmak varken insanoğlu kendinin üstün olduğu ve daha fazlasını hak ettiği alt bilinciyle hiçbir şey alamama riskine giriyor. İkinci durumda ise hiçbir çaba sarf etmeden elde edeceği her kuruş kar iken, kabul edeceği meblağı sırf karşısında ki daha fazla kazanmasın diye belli oranla sınırlandırıyor.

Ortaya çıkan sonucu Zimbardo Deneyi ile birlikte ele aldığımızda insanoğlunun içinde yer alan zalimleşme, şiddet ve aşırı biçimde kendini üstün görme eğilimlilerini somut biçimde görüyoruz. Evrimci ateist akla, asla cevaplandıramayacağı bir başka soru ile bu bahsi şimdilik noktalıyoruz.

Kötülüğün kaynağı nedir ?

İnsanoğlu neden sebepsiz yere zalimlikten, vahşetten beslenecek ve küçücük bebekleri dahi katledip bundan da büyük haz alacak bir yaratığa evrimleşmiştir ?

Cevabımız olan nefs konusu daha sonra incelemek üzere kayıt altına alıp aşağıda ki hadisi-i şerif üzerine tefekkür ederek yolumuza devam ediyoruz.



Kardeşlerim !

Algılarımız ile yargılarımız arasında yaratılış itibariyle sahip olduğumuz bağıntıları mümkün olduğunca kısa tutmak suretiyle göstermeye çalıştım. Bir konu hakkında belli bir yargıya varma mekanizmamızda yer alan diğer etmenin de bilgi olduğunu yukarıda basitçe formülüze ederek göstermiştim.

Şimdi de gelin işin de bir de bilgi ayağına göz atalım. Yargılarımızı direkt olarak etkileyen bilgilerin aslında içinin ne denli boş olabileceğini ve manipüle edilmeye ne denli açık olduğumuzu örnekleriyle görelim. 


BİLGİ & MANİPÜLASYON