HAKKIMDA

 

Sevgili kardeşim. Öncelikle hoş geldin.

Ümit ederim bu site iman ve dünya hakikatlerini kavramanda bir nebze de olsa faydalı olur.


 

Bu kısımda siteyi neden hazırlama ihtiyacı hissettiğim ile ilgili birkaç satır karalamak istiyorum. Bunun yanında sitede yer alan bilgilere hangi perspektifle yaklaşılması gerektiği ile ilgili birkaç hatırlatma ve uyarı ile birlikte siteyi hazırlayan bendenizin kim olduğum ve hayata hangi pencereden baktığım ile ilgili bazı paylaşımlarda bulunmak istiyorum. Okuyucu kardeşlerimle empati kurabilmenin arzu ettiğim sonucu alma da direkt etkisi olduğuna inanıyorum. Zira burada okuyacaklarınız bir vaaz-ı nasihat değil benim de kendi hikayemde kendi sorularıma bulmuş olduğum yanıtlardan ibaret.

 

Bendeniz hemen her konuda okumaktan, araştırmaktan büyük zevk alan hayatını mühendislik mesleği üzerinden kazanan aynı zamanda tasavvuf yoluna gönül verip hak bir mürşid-i kamilin rehberliğinde ahiret hayatını da kazanmaya çalışan bir kardeşinizim.

 

Özel hayatımdan kesitleri anlatacak olmamın sebebi inişiyle çıkışıyla, artısıyla eksisiyle, sevabıyla günahıyla bugüne kadar yaşadıklarımla, hayat denilen şeyin halihazırda mevcut olan farklı uçlarını görmüş olduğumun izahı içindir. Birilerinin modernite olarak tanımladığı birçok şeyin, insan ruhunu tatmin etmekten uzak sentetik ve geçici hazlar olduğunu malesef bizzat tecrübe ettim. Bütün dünya sizin de olsa asla ama asla tatmin olamaz nefsinizi doyuramazsınız. Çünkü siz sonsuzluk fıtratı ile yaratılmış varlıklarsınız. Amiyane tabirle dünya sizi kesmez, kesemez.

 

(Enam:32)

Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır.

Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

 

(Al-i İmran:14)

Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve  ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah'ın katındadır.

 

Yaşadığım islam dışı şeylerden ve işlediğim günahlardan ötürü pişman ve tövbekarım. Bunlar hakkında sizi şahitlendirmemin sebebi, siz siz olun benim işlediğim günahları işlemeyin diyebilmek içindir. Bu yolun cehennemden başka bir yere çıktığı yok. Hayatımın direkten dönen noktalarında top benim iyi sandığım istikametlere doğru gitseydi belki dünya hayatı anlamında çok daha iyi ama ahiret hayatı anlamında yıkım dolu sonuçlar doğalabilirdi. Demem o ki üç günlük fani hayatınızı "Bir daha mı geleceğim dünyaya" serkeşliğiyle her türlü herzeyi yemek için değil, tüm yaşadıklarımdan hesaba çekileceğim sonsuz ahiret yurduna gittiğimde ne kadar yalvarsam da "Bir daha gelemeyeceğim dünyaya" bilinciyle yaşayın. Hayatınız en basit haliyle ve islamın emrettiği şekilde yaşamanızı ve bu dünyadan hayırla kurtulup gitmenizi temenni ederim. En nihayetinde hayatta ki herşey hayır sanılanların içinde şerlerin, şer sanılanların içindeyse hayırların gizli olabileceği sadece ve sadece bir imtihan sahası.

 

Varoş denilebilecek bir mahallede dünyaya geldim. İlk çocukluğum bu muhitte geçti. Burnu sümüklü önü sidikli tipik bir velettim. Sonrasında şehrin en elitlerinin oturduğu mahallesinde mütevazi bir eve taşındık. Bu değişim neticesinde hayatım tam anlamıyla alt üst olmuştu. Zira taşındığımızda sömestre tatiliydi. 15 gün önce Ramço, Musti ve Apo’yla köpek taşlarken 15 gün sonra bambaşka bir dünyadaydım. Yeni sınıfımda Ramço ve Mustiler’in yerini Bora ve Tanzer’ler almıştı. Sıra arkadaşım Serdar’ın ders sırasında sıranın üstünde duran 20-30 cm’lik Transformers’ı tüm ilgimin odağındaydı. Farklı bir dilde farklı bir dünyadaydım.

 

O sene sonunda Anadolu Liseleri sınavı vardı ki bugün ki üniversite sınavı onun yanında halt etmiş. O derece önemliydi. Tabi benim dersle falan pek aram yoktu. Oyun oynamayı hep çok sevdim. Velhasıl sınavlar tamamlanmış puanlar açıklanmıştı. Puanım milletin girmek için dibinin düştüğü okulları tutuyordu. Ama ailem beni Anadolu İmam Hatip Lisesi’ne göndermek istiyordu. Solcu olan ilkokul hocamın “Siz deli misiniz ? Harcayacaksınız bu zeki çocuğu” şeklinde ki çemkirmelerine rağmen. Çok uzatmadan gideyim. Babamın işi sebebiyle liseyi farklı bir şehirde yatılı bir okulda okudum. Okuduğum okul muhafazakar yapıda ve anlamsızca sıkı hatta despot bir anlayışa sahipti. Doğuda sınırda ki bir ilçede yaptığım askerlik hizmeti bile bana o lise yıllarından daha kolay gelmişti diyebilirim. Her şerde bir hayır vardır derler. Ben de lise öncesi biraz naif ve özgüven eksikliği olan kişiliğimi o zorlu lise yıllarında derleyip toparlamıştım.

 

Hayatımın bu geri planının da etkisiyledir ki belli noktalara gelebilme ve özgür olma arzusu her yanımı kaplamıştı. Ders çalışmaktan pek hazzetmesem de çok ciddi şekilde üniversite sınavına hazırlanmıştım. Denemelerde puanlarım iyi geliyordu. Hatta dershane müdürüyle sınavdan önce bir çay bahçesinde otururken, şayet derece yaparsam bana o sene yeni çıkmış olan Wolksvagen Golf hediye edeceğinin sözünü almıştım. Gel gör ki derece yapıp Moleküler Biyoloji ve Genetik okuyup yurtdışına gitmek olan hayalim üniversite sınavının fen ayağında kaydırma yapmam ile suya düşmüştü. Son derece demoralize olmuştum. Benim karalar bağladığım puan yine de başkaları için oldukça yüksekti. Babamın kendi hayali olduğundan bana telkin ettiği mühendislik çok da aklımda olmayan bir bölüm olduğundan okula karşı oldukça isteksizdim. Planım hazırlık sınıfından sonra bölüme geçince yüksek not ortalaması yapıp dikey geçişle bölüm değiştirmekti. Tabi o zamanlar mühendislik gibi bir fakültede çok ciddi olarak çalışmadan öyle yüksek ortalama yapmanın mümkün olmadığını bilmiyordum. Üniversite ortamına girince çok ciddi çalışmanın da çok ciddi gayret gerektirdiğini de ayrıca bilmiyordum. Üstüne bir kız arkadaş trajedisi bir de uzun mesafeli evlilik yaşamamla birlikte üniversite yıllarım kabusa dönüşmüştü ve tam 8 yılda mezun olabilmiştim. Tabi işin içinde bir de büyü olayı var dersem sanırım bunları okuyanlara galiba bu mevzu Esra Ceyhan’da bitecek dedirtebilirim.

 

Bu çalkantılar sonucunda bazı psikolojik sorunlarım ve fevri hallerim sebebiyle üniversitenin ilk zamanlarında babamla şehrin en ünlü psikiyatırlarından birinin muayenehanesine gitmiştik. Ben psikiyatırlık bir durumda olmadığımın izahını adamın "Anlat evladım" demesiyle anlatmaya başlamıştım. Konuşmam bittiğinde adam bana yarı şaka yarı ciddi "Evladım sen benden daha çok şey biliyorsun" demiş ve bazı ilaçlar vermişti. Yanlış hatırlamıyorsam biri Xanax'tı. Bu ilaçları içmeye başlamam ile adeta bir robota dönüşmüştüm. O kıvrak zekam, o hazır cevap kişiliğim gitmiş yerine tam bir moron gelmişti. Bir süre sonra da ilaçları bırakmıştım zaten.

 

Sonrasında her üniversitelinin girdiği boyalara girdim. Bir tek içki içmek hariç. İçki denilen şey bana hep çok anlamsız gelmişti. Arkadaşlarımın yoğun baskılarına rağmen insanın en değerli varlığı olan aklını bloke ederek kafası tuvalet deliğinin içinde ya da kendi kusmuğunun içinde tekrar tekrar kusarak sızmasını ya da evin ortasına pislemesi gibi türlü rezil rüsva hallere girmesini anlayamıyordum. Sanırım tadı çok güzel olmalıydı bu zıkkımın ki insanlar karşı koyamıyordu. Bu düşünceyle en azından tadını bileyim diyerek birkaç çeşit içkiden içtim. Hepsi birbirinden daha tiksinçti. Bugün anlıyorum ki içki sadece ve sadece bir kaçış. Bunu itiraf etmeseler de, edemeseler de inançsızlığın sebep olduğu boşluktan ve yaşamın tekdüzeliğine sıkışıp kalmaktan kaçanların mutluluk oyunu oynayabildikleri halüsinatif bir duygu durumu.

 

Biraz hızlandırarak devam edecek olursam artık bir kız arkadaşım vardı. Bir yandan tiyatrolar, konserler, ıvırlar ve zıvırlardan müteşekkil tipik üniversite halleri devam ederken diğer yandan gelecek ile planlar yapıyorduk. Yaşadığımız hayatla tezat olarak ben eşimin kapalı olmasını istediğimi ve giydiği kıyafetlere dikkat etmesini söylüyordum. O ise buna yanaşmıyordu. Ben bağrıma taş basmayı göze alarak o zaman ayrılalım dediğimde ise ağlayıp yalvararak beni vazgeçiriyordu. Bu şekilde ilişkimiz tam bir kangren halini almıştı. Zaten ilgisiz olduğum derslerim tam anlamıyla dibe vurmuş okulum uzamıştı. Bu süreçte, kadınların en büyük imtihanını öğrenmiş oldum. Vücutlarını teşhir etmek ve güzel olduklarını hissetmek konusunda nefisleri onları amansız şekilde kamçılıyordu. Öyle ki tüm dünya bir araya gelip güzelliğini methetse yine de tatmin olmayacak dipsiz bir arzu. Beni çok sevdiğini söyleyen, hayatını benimle birleştirmeyi düşünen, bunun için yanan yıkılan birinin, güzelliğini başkalarının gözleri ile bile paylaşmak istememem gibi bir açıdan da oldukça romantik talebe verdiği tepkinin özeti buydu. Aşk denilen tamamen birbirine ait olma halinin tabiatına aykırı olan bu durum sonucunda günümüzde ki adına aşk denilen sadece cinsellik temalı olup "Bebek'te üç beş turup atıp unutulan" güdük, kısır ve bir anlamda hayvani ilişkiler ortaya çıkıyordu. Kadın erkeğe, erkek kadına olan saygısını ve ilgisini yitiriyor bu sonucunda da eş cinsel eğilimler artıyordu.

 

Okulumun uzamasında ki önemli bir etken de aşırı derecede mantıkçı ve detaycı olmamdı. Başak burcuyum demem yeterli olacaktır sanırım. Arkadaşlarım, hocaların derste çözdüğü soruları ve çözüm yollarını ezberleyerek bir şekilde dersleri geçerken bu benim için pek o kadar kolay olmuyordu. Sayfalar dolusu formüller içinde bir dünya hesabın ne için ve neye göre yapıldığını anlamadan soruları çözemiyordum. Falanca sabitin ne olduğunu ve neden o sayı olduğunu vs. bilmeden edemiyordum. Bu serüven lisede ki avagadro sayısı ile başlamıştı. 6,02X10^23 denilen sayının ne olduğunu anlayana kadar akla karayı seçmiştim. Şimdi ki gibi google amca yoktu ki 2 dakika da döksün envai çeşit bilgiyi. "Bu sayı nedir yahu ?" dediğimde "Mol sayısı işte" demek pek çokları için yeterli bir açıklamaydı. İtiraf edin siz de bilmiyorsunuz. Neyse ki işin aslını sonunda öğrenmiş ve kimyayla aramı düzetmiştim. Tabi bu hafiften septik (şüpheci) hallerimin diğer yandan da birşeyleri kuru kuruya değil, gerekçeli olarak bilmek gibi de bir getirisi oluyordu.

 

Neyse ben artık durumu kabul ederek onunla bu şekilde evlenmeyi göze almak konusunda kendimi ikna etmeye uğraşıyordum. Bu da benim imtihanımmış diyordum kendi kendime. Mücadele ederek onun da kurtuluşuna vesile olmalıydım. Hem zaten sevgililik vs. haram şeylerdi. Madem bu haramı işlemiştim ceremesini de çekmeliydim. Sırtımı dönüp gidemezdim. İşte hal böyle iken bir erkek için en yıkıcı gerçekle yüzleşmiştim. Kız arkadaşımın mailinde tanımadığım biriyle olan sinir bozucu bir yazışma görmüştüm. Olayın aslını öğrenmeliydim. Adeta bir dedektif gibi uğraşıp adamın numarasına ulaştım. Lafı uzatmadan kendisinden erkek erkeğe konuşmak istediğimi ve konu hakkında net cevap vermesini rica ettim. O da somut bir şeyler olmasa da gidişatın yönü hakkında beni aydınlattı. Kadın fıtratı ile ilgili öğrendiğim ikinci önemli şey bu oldu. Aşk denilen şey seküler, yani dünyeviliği ön planda tutan bir kadın için, kendisine yüksek yaşam kalitesi sağlayacak potansiyele sahip bir erkeği ifade ediyordu. Kadın ya da erkek olsun farketmez. İçinde Allah korkusu olmayan birisi için aldatmak çok da uzak bir ihtimal değildi. İsterse aşkından gebersin. Ve ben okulumu uzatarak aynı zamanda bu potansiyelden de uzaklaşmış oluyordum.

 

Yine bir travma yaşıyordum. Ama bu kez çok yıkıcıydı. Hayattan zerre kadar zevk almıyor depresyonun diplerinde dolaşıyordum. Ailemle üniversiteye başladığımdan beri garip şekilde bozulan ilişkilerim artık çok daha kötüydü. Çok çabuk sinirleniyor, anlamsız öfke patlamaları yaşıyor, kırıyor döküyordum. Öyle ki arkadaşlarımla moralim düzelsin diye yaptığımız halı saha maçını bile yarıda bırakıp gitmiştim. Hiç ama hiç birşey zerre kadar ilgimi çekmiyordu. Tam anlamıyla karanlık ve dip yapmış bir ruh halindeydim. Halı sahadan eve gelip yatağa uzandığımda hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Allah'a (c.c.) hitaben: "Bu mu ?" diyordum.  "Bana reva gördüğün şey bu mu ?" . Kız arkadaşımın kapanması ile ilgili yaşadıklarımı kastederek "Ben birşeyleri senin rızan için yapmaya çalışırken hakettiğim bu mu ?" . Şu an söylemiş olmaktan çok büyük pişmanlık duyduğum ve utandığım bu sözleri söylemiştim Rabbime karşı. Sonrasında ise uyumuştum. Sabah kuşluk vakti denilen zaman dilimi içinde kalktığımda inanılmaz biçimde rahattım. O depresif ve çökmüş ruh hali kaybolup gitmişti. İnanamıyordum ama tıpkı filmlerde yara bere içindeyken bir anda mucizevi bir biçimde iyileşen ve sağını solunu kontrol ederek kaybolan yaralarını arayan tipler gibiydim.

Yıllar sonra facebook hesabına baktığımda gördüğüm hayatın bir öznesi olmayı kesinlikle istemezdim. Tüm yaşadıklarıma baktığımda aklıma şu ayet-i kerimeler geliyor ve şu an gözlerim dolu dolu hıçkırarak ağlamamak için kendimi zor tutarak bu satırları yazıyorum.

 

[Duha Suresi]

1 - Andolsun kuşluk vaktine.

2 - Ve sakinleştiği zaman geceye ki,

3 - Rabbin seni bırakmadı ve darılmadı.

4 - Ahiret senin için dünyadan iyi olacaktır.

5- Rabbin sana verecek ve sen hoşnut olacaksın.

6- O seni yetim bulup da barındırmadı mı?

7 - Seni yol bilmez bulup yola iletmedi mi?

8 - Seni yoksul bulup zengin etmedi mi?

9 - Öyleyse sakın yetimi ezme.

10 - Dilenciyi de azarlama.

11 - Fakat Rabbinin nimetini anlat da anlat.

 

[İnşirah Suresi]

1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

2. Yükünü senden alıp atmadık mı?

3. O senin belini büken yükü .

4. Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?

5. Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.

6. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.

7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,

8. Yalnız Rabbine yönel.

Azim olan Allah doğruyu söyledi.

 

Negatif ve gergin ruh halimin sebeplerinden birinin üzerimde bulunan büyünün tesirini olduğunu da bu dönemde öğrendim. Benimle evlenmek isteyen birileri bana büyü yaptırmıştı. Sonradan yaptığım araştırmalardan edindiğim intiba şuydu. Kişinin vücudu adeta bir enerji kalkanına sahipti. Bu enerji düzeyi ise duygu durumla çok ilişkiliydi. Ve depresyon gibi hallerde vücudun koruma kalkanı zayıflıyor ve cinnilerin müdahelesine çok daha açık hale geliyordu. Site içeriğinde özellikle bipolar bozukluk ve şizofreni gibi haller üzerinden bu konuya tekrar değinmeyi planlıyorum. Konu doğal olarak büyü vs metafizik kavramlara değineceğinden bu noktanın altını özellikle çiziyorum. Cem Yılmaz’ın deyişiyle “kendimden biliyorum”. Gizli ilimler konusunda bilgi sahibi aynı zamanda da aile dostumuz olan bir yakınımızın vesile olması ve Allah’ın izniyle bu sıkıntıdan kurtuldum. 

 

Tabi o zamanlar Rabbimin benim yolumu şerlerden hayırlara nasıl çıkardığının henüz farkında olmadığımdan saçma sapan hayatıma saçma sapan kararlar alarak devam ediyordum. Aldığım karara göre yeni ben artık hatunlarla sadece gönül eğlendirecek ve bir anlamda onlardan intikam alacaktı. Kendi üzerimden erkekler ile ilgili öğrendiğim şey de bu oldu. Erkeklerin içinde ipinden boşalmayı bekleyen şehvet düşkünü bir yaratık var. Tüm kadınlar kendinin olsa da asla tatmin olmayacak bir yaratık. Allah korkusu dışında hiç birşeyin zaptedemeyeceği bir yaratık.

 

Dedim ya Rabbimin benim için çok farklı planları vardı. Yeni ben bu aymazlıkla yeni denizlere yelken açmaya hazırdım. Ama daha denize açıldığım ilk seferde yelkenime dolan rüzgar aklımı başımdan almıştı. Şu an sevgili eşim olan bu hanımefendiye karşı inanılmaz bir iştiyak ve muhabbet besliyordum. Amanın sözlere bakar mısınız. Sanırım rüzgar teknemi kafamda fes üstümde sektem olduğu halde 19. yüzyıl Üsküdar sahili açıklarına sürükledi. Bu hanımefendi tam benim istediğim tipte biriydi. Hem fiziksel hem de kişilik olarak. Eskiden beri hayalim olan üniversiteli köylü kızı karşımda duruyordu. Hem hayatın güçlüklerine beraber göğüs gerebileceğim çile nedir, vefa nedir, kocaya hürmet ve itaat nedir bilen bir köylü kızı hem de oturup iki lafın belini kırdığında beni anlayacak, sohbeti lezzet veren, sıkıştığımda bana akıl hocalığı yapabilecek entellektüel birikimi olan bir kentli kızı. Muhteşem hibritimi bulmuştum. Bulmuştum kısmı laf-ı güzaf. 13 yılın sonunda hala kendisine zaman zaman "Sen bana Rabbimin bir hediyesisin" diye söylerim. O da bana aynıyla karşılık verir. Çünkü biz birbirimize çok iyi geldik.

 

[Rum 21]

Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.

Bu sebepledir ki insanoğlunun huzur bulmaması için debelenen şeytan ve şeytanilerin kurduğu seküler düzenin hedefinde ki temel unsur kadın ve erkek ilişkisidir. Zira kadın ve erkek ilişkisinin deformasyonu aile kurumunun sarsılmasına, aile kurumunun sarsılması ise tüm toplumun ifsad olmasına zemin hazırlayacaktır.

 

Çok uzatmadan toparlayayım. Aslında beraberliğimiz büyük bir handikapla başladı. Zira o son sınıf olduğundan sadece 1 ay sonra mezun olup başka bir şehre çalışmaya gidecekti. Hem de tam 13 saat uzakta ki bir yere. Yaşadıklarımızı anlatsam güzel bir film senaryosu olur ama birçok şeyi atlayarak kısa keseceğim. O benimle tanıştığında açık giyinen biriydi. Ben birşey demeden konuşmalarımdan etkilenerek kapanmaya karar verdi. Çok mutlu olmuştum. Sonra o namaza da başladı. Ve geceleri hep kalkıp dua ederek yıllar sonra benim de namaza başlamama vesile oldu. Ben daha üniversite okurken evlendik. O zaman şöyle düşünüyordum parayı er ya da geç mutlaka kazanırım ama iyi bir eşi bir daha bulamayabilirim. Uzayan okulum yollarda gidip gelmekten devamsızlık vs. daha da uzadı. İşim gücüm olmadığımdan ailesi doğal olarak evlenmemizi istememişti ve aramız kötüydü. Anne babası rahatsız olduğundan onlar için çok endişeleniyordu. Ben de ne de olsa ana babadır dualarını almak gerekir diyerek eşimin memleketine taşınmayı teklif ettim. Bu süreçte yaşamayı tahmin ettiğim ve ama göze aldığım şeyleri de yaşadım. Evde oturup kadın parası yemekle itham edildim vs.. Sineye çektim. Yıllar sonra o sözleri söyleyenlerden övgü dolu sözleri işitmeyi de nasip etti Rabbim bana.

 

O günlerde çok acil ihtiyacı olduğu için borç isteyen çocukluk arkadaşıma düğünde takılan altınları düşünmeden borç verdim. Üzerinden çok zaman geçmesine rağmen paramı alamamıştım. Aldığımız ev eşyalarının bir dünya borcu vardı ve gecikmişti. Babam sağolsun olan parasını bize vererek arkadaşın bana borçlansın demişti. O para ile eşyaların borcunu vs. kapattık. Öğretmen olan eşim de işyerinden birikmiş parasını alamıyordu. Kiramızı ya da kredi kartı borcumuzu ödeyemiyorduk. Bankalar ve ev sahibi kabusumuz olmuştu. Kelimenin tam anlamıyla yiyecek ekmeğe muhtaçtık. Eşimin ailesinin durumu da baya kötüydü.  Yine de onlardan getirdiğimiz soğanla şununla bununla karnımızı doyuruyorduk. En sonunda evden çıkartıldık. Eşimin ablasının köyde ki evine sığındık. Beraber yaşıyorduk. Eşyalarımızı, paketlenmiş halde de olsa kir pas içindeki bir yere koymuştuk. Tüm bunlar yaşanırken eşimle hep birbirimize sarıldık. Birbirimize destek olduk. Yaşadıklarımız için hiç birbirimizi suçlamadık. Ben bir erkek olarak evime ekmek getiremiyor olmaktan dolayı yıkılmış haldeydim. Okulda ki artık son senemdi ama darmadağın olmuş hayatımı tekrar nasıl toparlayacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. KPSS kayıtlarının başladığını duyan eşim sınavına girmemi önerdi. Kısa bir süre sonra neredeyse hiç çalışmadan elimi kolumu sallayarak sınava girdim. Ama Allah'ın takdiri ve yardımıyla oldukça yüksek bir puan almayı başarmıştım. Bugün bakarak gördüğüm şey imtihanımın boyutunun değiştiği zaman o zamanmış. İmtihanımın sabır kısmı şimdilik bitmiş, şükür kısmı başlamıştı.

 

[Bakara 155]

Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.

 

[Enfal 28]

Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.)...

 

Hayatımda artık trendi hızla yukarı doğru yükselen yepyeni bir sayfa açılmıştı. Yaşadıklarımın etkisi ile birlikte sistemin her gence empoze ettiği çok kazanmalısın ki bu hayatta bir değerin olsun, sadece en güçlüler ayakta kalır vs. muhteviyatında ki, izole amazon kabilelerinde bile görülemeyecek evrimci eğitim temelli ilkel mentalite ile, bir mühendis için hem maddiyat hem de yüksek teknolojiye yakınlık açısından en uygun alanlardan biri olan enerji sektörünü tercih ederek işe başladım. Çalıştığım yer modern ve ileri teknoloji ürünü yeni bir termik santraldi ve sektöründe Türkiye’nin ve avrupanın önde gelen tesislerindendi. National geographic'de vs. izlediğiniz mega yapılar tarzında bir yerdi anlayacağınız. Burada çalıştığım yıllar boyunca gerçekten mühendisliğin zirvesinde tecrübeler edindim. Dünyanın dört tarafından insanlarla tanışma ve onların hayata yaklaşımlarını gözlemleme farklı ülke ve toplumları tanıma fırsatım oldu.

 

Ancak yıllar içerisinde hayata bakış açımda değişiklikler oldu. Paranın insana mutluluk yerine kölelik getirdiğini fark etmeye başladım. Evet belirlediğim kariyer planında her şey yolunda gidiyordu. Yoluma özel sektörde devam etmem muhtemelen bana yüksek maaş gelirlerinin vs. yolunu açacaktı ama hayat tanımının “iş”, “başarı” endeksli olmaktan öte bir şey olmayacağını fark ettim. Mutluluk, huzur vs. satın alınabilinir şeyler değildi. Sadece mesleki tatmin, yada alım gücünün yüksek olması vs. hayatında ki total tatmin duygusunu sağlamaktan çok ama çok uzaktı. Bu kölelik çalıştığın pozisyon yada aldığın para ile de ilintili değildi. Asgari ücretle çalışan kardeşim de köleydi, ben de köleydim, milyonlarca dolar parası olan kalantor işadamları da köleydi. Bunu fark etmek değişimi tetikleyen sebepti belki de. O günlerde eşimin duaları kabul olmuş ve namaza başlamıştım. Ama eşimin kabul olmayı bekleyen başka duları da vardı. 

 

Artık gelirimiz vs. iyiydi çok şükür. Hayatımız düzene girmişti. Dilediğimiz yere gidebiliyoruz dilediğimiz şeyi alabiliyorduk. Ama imtihanın asla bitmeyeceği imtihan dünyasında imtihanlarımıza yenileri eklenmeye devam ediyordu. Evliliğimizin üzerinden yıllar geçmesine rağmen çocuğumuz olmuyordu. Ve bir kadının en büyük arzusu olan evlat sahibi olma arzusu onu yiyip bitiriyordu. Aynı dönemlerde benimde işyerinde yaşadığım kronik problemler artık dayanılmaz hale gelmiş neredeyse istifa etme noktasına gelmiştim. Devlet işi olduğu için detaylandırmayacağım ama diyeceğim şu ki işin içine menfaat girdiğinde eğer ki kalbinizde gerçekten Allah korkusu yoksa istisnasız hangi inanca, hangi ideolojiye, hangi siyasi görüşe sahip olursanız olun kirlenmekte sınır tanımıyorsunuz. Herkes birilerini suçlasa da masum değiliz hiçbirimiz.

 

Hayatımızın bu döneminde ikimizde yaşadığımız derin bunalımlardan kaçmak için yollar ararken tasavvuf yoluna girmek nasip oldu. İşin ilginci birazdan bahsedeceğim üzere biz aslında islamı bile doğru düzgün yaşamayan insanlar olduğumuz halde bu yolun bize nasip olmasıydı. Sitede değineceğim üzere tasavvuf üzerinden maalesef çok yalan yanlış bilgiler ile operasyonlar düzenleniyor. Birçoğu cinlerle iş yürüten adı şeyh ruhu şeytan olan proje ürünü cehennem köpeklerinin videoları internette kol geziyor. İntisap ettiğim Mürşid-i Kamil avrupada bir islam üniversitesinde rektörlük yapan ve birçok dil bilen nur yüzlü, tatlı sözlü mübarek bir insan. Bu demek olmasın ki bazı şeyler için illa entellektüel olmak lazım vs. Hiç alakası yok. Ayet-i Kerime'de zikredildiği üzere "Allah hikmeti dilediğine verir". Ladikli Ahmet Ağa hazretleri (k.s.) gibi okuma yazma bilmezsin ama sahip olduğun iman ve takva sebebiyle dünya ayağına seriliverir.

 

Velhasıl bu kutlu yola gönül vermemizin bereketi ile olsa gerek hayatımızda çok kısa süre içersinde hem dünyevi hem uhrevi anlamda çok hızlı ve pozitif değişimler meydana gelmeye başlamıştı. Benim çok zor olan tayinim çıkmıştı ve o cendereden kurtulmuştum. Eşim zoru başararak devlete atanmıştı. Tayinin çıktığı okul ise ailemin evine birkaç yüz metre mesafede idi. Bunun bizim için anlamı büyüktü. Zira Rabbimiz yaklaşık 10 yılın sonunda bize bir de evlat nasip etmişti. Eşimin okulunun lokasyonu çocuğumuzun büyümesi sırasında bize büyük avantaj ve kolaylıklar sağlıyordu. Ve şükürvar olmamızı gerektirecek çok önemli başka hadiselerde hayat sahnemizde ki yerini almıştı.

 

Bununla birlikte eşim de ben de imanın başka bir kuralı ile de imtihan olduğumuzu çok geç farketmiştik.

"İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız"

İslamın bize emrettiği emir ve yasakları şuursuz biçimde kafamıza göre esnetiyor işin kötüsü bundan da gurur duyuyorduk. Zamanın ruhunu kavrayan ve çağa ayak uyduran modern ama aslında zavallı müslümanlardık. Bakınız bizim o zaman ki kafa yapımıza sahip cahil kimseler bugün hadisleri ve sünneti reddediyor. Bu haliyle bile bazı ayetlerin inkarı anlamına geleceğinden imanını kaybetme tehlikesine sebep olabilecek hadis-i şerifleri inkar etmeleri ve inkar ediş biçimleri yarın ayet-i kerimelerin de açıkça inkarına varacak bir süreç için zemin hazırlıyor. Bunun aslında ismi oryantalizm olan ve kökü 19. yüzyıla dayanan bir siyonist ifsad projesi olduğunu ben sonradan öğrendim. Bunlardan nasip olursa NASIL İNANIRIM ? kısmında bahsedeceğim. Sonradan eşimle anladık ki bizim o kafayla evlat sahibi olmamız kendimizle birlikte onun da mahvolmasına sebep olabilirdi. Sonsuz hikmet sahibi Rabbimiz bizi bundan esirgemişti. O zaman geçmiş dönemde gönlü güzel bir ablamızın gördüğü rüyasının anlamını kavramıştık. Ablamız rüyasında kendisine bir çocuk gösterildiğini ve bu çocuğun bizim olduğunu ancak zamanının olduğunun söylendiğini anlatmıştı.

 

Dediğim gibi değişimin bir başka ayağı da inanç dünyamızda olmaktaydı. Şahsım adıma konuşursam evet müslümandım iyi kötü ibadetlerimi de yapmaya gayret ediyordum. Fakat muhafazakar bir ailede büyümüş olmama rağmen kafamda deli sorular vardı. Ve işin kötüsü bu soruları soracak kimsem olmadığından oluşan soruları yıllarca görmezden gelerek yaşayıp gidiyordum. Bu sorular felsefi ve varoluşsal sorulardı daha çok. Bugün ateist forumlarda paylaşılan saçma sapan zırvalar değildi. İşin komik tarafı bu soruları bertaraf etmek için hiçbir çaba sarfetmiyordum. İşin korkunç tarafı ise bugün başka kimselerde de şahit olduğum bir fikrin tohumlarını şeytan kafama ekmek için didinip duruyordu. "Ben müslümanlığın gereğini yapayım da Allah yoksa ne kaybederim ki" Bakınız kardeşlerim ben geç de olsa uyuduğum gaflet uykusundan Allah'ın (c.c.) izni ile uyandım. Bu satırları okuyup da aynı eksende düşünenler varsa şunu söyliyeyim ki bu iman etmiş olmak falan değil. Kayıtsız ve şartsız iman etmedikçe alnını secdeden de kaldırmasan cehennem kütüğü olmaktan kurtulamazsın Allah korusun. Peki nasıl oldu da bu uyanış gerçekleşti.

 

Bu vıttırı vızık olarak nitelendirdiğim ve çoğu da yalan yanlış bilgilerden kaynaklanan sorular ile ateist olduğunu yıllarca benden gizleyen en samimi arkadaşlarımdan biriyle yaşadığım konuşmada tanıştım. Arkadaşım bana islamiyetle ilgili eleştirel bazı şeyler söylüyordu. Evet adamın sorun ettiği şeyler kulağa saçma geliyordu belki ama acı olan şu ki ben cevapları bilmiyordum. Kendimi Müslüman olarak addediyordum ama bunun gerçekliği neydi. O günden sonra bu konulara daha fazla kulak kabarttığımda toplumda özellikle genç nesilde dinsizliğin hızla arttığını fark ettim. Bununla ilgili bir şeyler yapmam gerektiğinden hareketle araştırmalara başladım. Ve sonradan gördüm ki başkalarının kurtuluşunu düşünerek attığım bu iyi niyetli adımı Rabbim kendi kurtuluşuma vesile tayin etmişti. 

Resûlullah (s.a.v.)

“Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa Allah onu cennete giden yolu kolaylaştırır.”
(Tirmizî, İlim, 2.)

 

Resûlullah (s.a.v.)

“Allah, hakkında hayır dilediği kimseye din hususunda büyük bir anlayış (kabiliyeti) verir.”
(Buharî, İ’tisam, 10, İlim, 13; Müslim, İmâret, 175; Tirmizî, İlim, 1.)

 

İşte o andan itibaren o güne kadar benim için Arapça bazı söz ve cümle öbeklerinden öte olmayan Kuran-ı Kerim benimle adeta konuşmaya başladı. O güne kadar asla cevap bulamam dediğim ve beynimi kemiren soruların cevapları ya tak tak tak diye karşıma çıkıyordu ya da bu sorular artık bir şekilde benim için önemsiz bir boyut kazanmaya başlıyordu. Vardır bir hikmeti zamanı gelince onun cevabı da çıkar karşıma diyerek geçiyordum kolaylıkla. Kuran-ı Kerim'i her okuyuşumda öyle ayetler çıkıp öyle açılımlar meydana getiriyordu ki kafamda. Ama enteresan olan o ayetleri daha önce okumadığımı iddaa edebilirdim. Oysa defalarca Türkçe olarak tamamını okumuştum. Bu anlatılabilinir bir şey değil. Ancak yaşanabilir bir şey. Ve burada gerçektende büyük bir hikmet gizli. Çünkü ateist bir kimsenin ilk söyleceği şeylerden birisi "ben müslümandım ta ki kuranın türkçesini okuyana kadar". Ama nasıl oluyordu da aynı süreç farklı insanlarda farklı açılımlara sebep oluyordu. Bu noktada şu ayet-i kerimeleri tefekkür ederek okumanızı rica ediyorum.

 

(Yunus 100)

Allah'ın izni olmadıkça hiç bir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Akıllarını güzelce kullanmayanları Allah pislik içinde bırakır!

 

(Muhammed  7)

Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.

 

(Enfal 29)

Ey iman edenler! Eğer Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız o size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.

 

Bakın bu ayetleri ateist kafasıyla okursanız yapacağınız çıkarım “Allah’ın yardıma ihtiyacı mı olurmuş canım ? Bu ne saçmalık.”  Ya da “Allah istemedikçe iman edemezmişim. E demek benim özgür iradem yok. O zaten canı ne isterse onu yapıyormuş” olacaktır. Ama emin olun işin aslı bundan çok farklı. Bu noktada ilk farkettiğim şey tefekkür ve sorgulama arasında ki ince çizgiydi. Sorgulamak kelimesi inanç problemi yaşayan hatta son dönemde inançlı ama hadis-i şerifleri inkar eden türedilerin bayıldığı ve akıllarını kullanan toplum üstü elit kimseler olduğunu dile getirmenin anahtarı büyülü kelimeydi. Peki sorgulamak nedir ? Kim sorgulanır ? Zanlılar sorgulanır örneğin. Bir hatası, bir ayıbı, bir suçu deşifre etmek için sorgu yapılır. Kontra sorularla karşındakini tuş edip açığını yakalama esası üzerine kuruludur. Niyetinin daha baştan ne olduğu seçtiğin kelimenin içinde gizlidir aslında. Peki insanın ilahi kudreti sorgulaması mümkün müdür ? Değildir elbette. Kaçınılmaz olan odur ki sorgulayanlar eninde sonunda ayetleri akıllarına yatıramadıkları için inkar ederler. Bugün hadis-i şerifleri aklıma yatmıyor diye inkar edenlerinde gittiği istikamet aynıdır.Bizi kurtuluşa götürecek anahtar sözcük "tefekkür"dür. Yani "Rabbim bunun böyle olduğunu söylemiş ise ya da şu şekilde emretmiş ise vardır bir hikmeti. Ben bu emri yerine getiririm ve bu hikmet üzerine tefekkür etmeye ve araştırmaya devam ederim. Bu hikmetin ne olduğu benim karşıma çıkar ya da çıkmaz. O Allah'ın (c.c.) takdiridir." diyebilmektir. Bu konuya da site içeriğinde örnekleriyle tekrar değineceğiz inşallah.

 

Görüyoruz ki Ayet-i Kerimenin bize emrettiği şey kurtuluşa ermek için Allah’ın (c.c.) dinine yardım etmenin gerekliliğidir. İşte bu yardım pek tabiidir ki önce insanın kendi kendine yardım etmesiyle başlar. Merhametlilerin en merhametlisi olan yüce Allah, bizim kalbimizin içindekileri bizden daha iyi bilendir. Kalbimizde ki imana yönelik en küçük hareketlilik, ki biz bunun farkında olmasak bile, Rabbi’mizin üstümüze rahmet kapılarının açmasına sebep olabilir.  Örneğin namaz kılan birini gördüğünüzde yüzünde belirecek gayri ihtiyari bir tebessümünüzde ya da hayatın zorluklarıyla dibe vurduğunuzu hissetiğinizde kalbinizin derinlerinden gelen ve o ilahi kudrete yalvaran gayri ihtiyari yardım çığlığınızda ya da iyi kötü yaşayıp giderken hayatın tekdüzeliği ile insanoğlunun anlamsız ve bitmek tükenmek bilmeyen hırsları arasında sıkışıp kaldığınızda hissettiğiniz her şey bu kadar basit ve boş olamaz yaa” mealinde ki isyanınızda, krdsas-x isimli zibilyon ışık yılı uzaklıkta ki gezegende hayat var mı diye debelenip bu uğurda milyonlar harcayan bilimperest dünyanın, Somali'de bir kuru ekmek bulamayarak kaybolup giden milyonlarca hayat için en ufak vicdan azabı yaşamamasına duyduğunuz öfkede sizi ilahi rahmete ulaştıracak nüanslar ve sebepler gizlidir. İlahi aşk tam anlamıyla kişiye özeldir. Nerede şekilde karşınıza çıkacağı belli olmaz. Kimi zaman O’nun sizi sevdiğinden haberiniz bile olmaz. Onu hak etmişseniz, iyi bir insan olmaya gayret edip kendinize yardım etmişseniz o arayıp sizi bulur. Ve bir arayış şu an bu satırları okumaya sizi sevketmişse bence sizi çok seven ve sonsuza kadar çok mutlu olmak isteyen Bir'i var. Önemli olan sizin kendinize yardım etmeye devam edip etmeyeceğiniz.

 

Peki kendimize yardım etmeye devam etmeye karar verdik. Ve alemlerin Rabbi adeta karanlık bir gecede inmeye çalışan bir uçak için havaalanı pistinin ışıl ışıl aydınlatılması gibi  hidayet yolunu bizim için aydınlattı. Olay ve vazife bitti mi ? Hayır. Çünkü iman bireysel olsa da islamiyet birey değil toplum dinidir. Ve sağlıklı işleyen toplumlarda her bireyin kurtulması esastır. İslamda evrimci dünyanın dayatmaları geçerli değildir. Yalnız en güçlü ayakta kalmaz islamda. Doğal seçilim gibi aptallıklar yoktur. Kendi seçmediği sadece doğarken sahip olduğu ya da olmadığı şeyler sebebi ile kimse yargılanamaz ya da ayrıştırılamaz. En güçlü, gücünü zekat olarak en zayıfla paylaşarak onun da güçlenmesinden sorumludur. Zekat sadece mala ait değildir. Herşeyin zekatı olur. Bendeniz işte burada siz kardeşlerime olan borcumu ödemeye çalışıyorum. Rabbimin bana bahşetmiş olduğu akıl ve bilginin zekatını vermeye çalışıyorum. Çünkü hepimiz gibi bununla emrolundum. Dinimizin bizden istediği sadece kendi nefsimizi kurtarmaya çalışmak değil başkalarının kurtuluşuna da vesile olmaya çabalamaktır.

 

(Âli İmran  104)

İçinizden, insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun...

 

Resûlullah (s.a.v.)

Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder kötülüğe engel olursunuz,  ya da Allah, yakında umumi bir bela verir. O zaman dua edersiniz, fakat duanız kabul olmaz.

[(Tirmizi, Fiten, 9)]

 

Resûlullah (s.a.v.)

"Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin.  Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.“

[(Müslim, İman 78 (49); Ebu Dâvud; Salâtu'l-İydeyn 248 (1140); Melâhim 17, (4340); Tirmizî, Fiten 11 (2173); Nesâî, 17 (8, 111); İbnu Mâce, Fiten 20, (4013);  89)]

 

Kardeşlerim bu kapsamda son olarak vurgulamak istediğim çok önemli husus her ne kadar iyi niyetle birşeyler yapmaya gayret sarfediyor olsam da benim ilmi derinliği ya da kimliği olan bir kimse olmadığımdır. Bir kısmını vereceğim hadisi şerif ve sahabe efendilerimizin sözleri sebebiyle bu siteyi yapıp yapmamak konusunda oldukça çekince yaşadım.

 

Resûlullah (s.a.v.) :

Kim Kur'ân hakkında ilme dayanmadan söz ederse ateşteki yerini hazırlasın.

[(Tirmizî, Tefsir 1, 2951)]

 

Hz. Ali (r.a)

İnsanlara anlayabilecekleri şeyler söyleyiniz. Siz Allah ve Resülü'nün yalanlanmasını ister misiniz?

[(Buhari, İlim, 4)] 

 

İbn Mes'ûd (r.a.)

Bir gruba, akıllarının almayacağı şeyler söylersen, şüphesiz bu onların bir kısmı için bir fitne olur.

[(Müslim, Mukaddime, 3; bk. Acluni, 1/196)]

 

 

Bununla birlikte vereceğim hadisi şerifler de sürekli olarak omuzlarıma bu siteyi hazırlamam yönünde baskı yaptı.

 

Resûlullah (s.a.v.)

İsrailoğulları bir kısım günahlar işlemeye başlayınca âlimleri onları bu işlerden menettiler. Ancak onlar dinlemediler, vazgeçmediler. Zamanla âlimler de onlarla oturmaya, dayanışmaya ve beraber içmeye başladılar. Allah da bunun üzerine, berikinin dalâletini öbürüne katarak, biriyle diğerinin küfrünü artırdı. "Dâvud'un ve Meryem oğlu İsâ'nın diliyle onları lânetledi..." (Maide, 78).  Sonra, ayakta bulunan Resûlullah (s.a.v.) oturarak sözünü tamamladı: Hayır, nefsimi kudret elinde tutan Zat'a yemin ederim, onları hak adına kötülüklerden men etmezseniz (siz de rızaya eremezsiniz).

[Ebu Dâvud, Melâhim 17, (4336); Tirmizî, Tefsîr, Mâide (3050), İbnu Mâce, Fiten 20, (4006),(91)]

 

Resûlullah (s.a.v.)

  Bu ümmetin sonradan gelenleri önce gelenlerine lânet ettiği vakit, kim bir hadisi  söylemez, ketmederse, Allah'ın indirdiğini ketmetmiş (gizlemiş) olur.

[(İbn Mace (263)(6070)]

 

Resûlullah (s.a.v.)

"Hiçbiriniz kendisini tahkir etmesin" buyurmuştu. Yanındakiler: "Ey Allah'ın Resulü! Bizden biri nefsini nasıl tahkir eder?" diye sordular. "Bir kimse öyle bir şey görür ki, onunla ilgili bir şey söylemesi Allah'ın onun üzerindeki hakkıdır. Fakat o, bu hususta konuşmaz. (Yani, insanlardan çekinip konuşmamakla nefsini tahkir etmiş, alçaltmış olur). Allah Teâla hazretleri de Kıyamet günü, ona: "Şu şu meselede niye üzerine düşen sözü söylemedin?" diye hesaba çeker. Adam: "Konuşmamı halk korkusu engelledi" der. Allah Teâla da: "Sen (insanlardan değil), önce benden korkmalıydın" der.“

[(İbn mace (4008) (7203)]

 

Resûlullah (s.a.v.)

Öyle bir zaman gelecek ki okuma meraklı kurrâ çoğalacak; fakîhler ise azalacak ve bu sûretle ilim çekilip alınacak. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki insanların okudukları boğazlarından aşağı geçmeyecek.

[Hakim, Müstedrek, V, 504]

 

 

Nihayetinde ilmin göklere çekildiği, mütefekkir denilen gerçek alimlerin parmakla gösterilip meydanın cahil ve fitnebazlara kaldığı ahir zamanın tam kalbinde olduğumuz şu günlerde hem ilmi, hem bilimi, hem tarihi, hem metafiziği, hem felsefeyi, hem popüler kültürü harmanlayarak özellikle genç kardeşlerime hitap edecek yek bütün bir hakikat sunumuna ihtiyaç olduğuna kanaat getirerek haddi aşmak pahasına bu siteyi yapmaya karar verdim. Okudukça şahit olacağınız üzere bazı insanlar için çetrefilli olabilecek konularda bilgi paylaşımında bulundum ve şahsi yorumlarımı kattım. Bu konular üzerinde ehli sünnet alimlerinin görüşleri varsa onları yansıtmaya gayret ettim.

Yazdığım her şeyi yüce Allah’ın c.c. rızası için yazmaya gayret ettim. Sözün özü şudur ki. Bu sitede görüp de ehli sünnet alimlerinin görüşlerine ters düşen hiç birşeyin kıymetinin ve geçerliliğinin olmadığını vurgulamak istiyorum. Olur ya ben o görüş ile karşılaşmamış olabilirim ya da yanlış anlamış ya da yanlış aktarmış olabilirim. Velhasıl her ne sebeple olursa bu siteyi okuyan tüm kardeşlerimden onları yanlış yönlendirmiş olmam ihtimaline karşı haklarını helal etmelerini istiyor ve Hz. Musa a.s. dualarıyla Rabbimden yardım niyaz ediyorum…

 

“Rabbişrahli sadri ve yessirli emri vahlul ukdeten min lisani ve yefkahu kavli. ”
(Rabbim göğsümü-sadrımı- genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki düğümü de çöz ki dediğimi anlasınlar)

 

“Rabbi yessir ve la tuassir Rabbi temmim bil hayr”
(Rabbim kolaylaştır, zorlaştırma. Rabbim işimi hayırla tamam et)