HAKKINDA


Sözcüklerin anlamını yitirdiği, duygunun, erdemin, ahlakın kül partikülleri olup atmosfere savrulduğu sanal ve dijital bir gökyüzünde kanatları alev almış, hızla irtifa kaybeden bir uçak.

Yanan gövdenin alaz rengi, karanlığa bürünmüş kabini, turuncunun ve kırmızının bin bir tonuna boyuyor. 
Basınç düşük, nefes almak meşakkatli. Bilinç kapanmak üzere. 
Hayatın, seçimlerin, kararların film şeridi olup hayal perdesine aksettiği o klişe an.

Gerçekmiş meğer.

Yoran, boğan, yıldıran, bıktıran kahrolası hayat bitmek üzere işte. Sadece biraz daha diş sıkmak gerekli. Sonrası kurtuluş, sonrası huzur, sonrası hiçlik…

Peki ama iyi de, nedir bu yürekte ki amansız korku? Bu panik, bu telaş neden?

Neden titriyor bacaklar? Nasıl da kenetlenmiş parmaklar kolçağa.

Nereye kayboldu bu beyin kemiren yok olma arzusu?

Derinlerde hep planlanan ama bir türlü cesaret edilemeyen eylemin azmettiricisi.

Yoksa asıl korkulan yok olamamak mı?

Olur şey değil ! Öyle ya, çoktan aşılmıştı bu konu. Gülünüp geçiliyordu ölümün bahsi akla düştükçe. 

Bilim adamlarının, filozofların, sanatçıların aforizmaları ile bezenmiş akılda ki onca varoluşsal argüman. Neden boşa düşmüştü hepsi bir anda. Yoksa hepsi koca bir aldatmaca mıydı? Düzmece miydi her şey? İnsanın kendi kendine kurduğu bir kumpas olabilir miydi tüm düşünülenler? Sentetik bir mutluluk sanrısını beynine enjekte etmek. Tıpkı vaktiyle okunulan bir kitapta geçen soma adlı ilaç gibi….   

Yoo ! Bu kadar muğlak, bu kadar karambole olamaz. Olmamalı ! Bu, cevabı kesin olarak öğrenilmeden filmin bitemeyeceği bir mesele.

Ve öğrenmenin de tek bir yolu var.
Hemen şimdi son bir gayretle, ciğerlerde kalan son nefesin marifeti ile tavandan sarkmış oksijen maskelerinden birini kapmak ve yolculuk boyunca yanı başında durmakta olan ilahi vahyin uçuş talimatnamesini olabildiğince hızlı okumak.

Anlamak için, anlamlanmak için…

Ben Kaan.

Ve bu tasvir ettiğim, düşmekte olan uçağımdan kurtuluş hikayem.